SEMİH SERGEN’LE YOLCULUK

SEMİH SERGEN’LE YOLCULUK


      Kimilerinin sesinden tanıdığı, kimilerinin tiyatroda izlediği, kimilerinin ise aynı zamanda kitaplarını okuduğu sanatçıdır o. 9 kuşaktan İstanbullu…

Dede ile biten zenginlik, Semih Sergen’e fakir bir ailede doğup, kıt kanaat bir çocukluk ve öğrencilik dönemini miras bırakmış.

Yoksulluğun engel olmadığı başarıyla ilkokula 2. sınıftan başlayan Semih Sergen, “bir tek sarı defterle liseyi bitirdiğini” söyler. Öyle ki gençliğinde marangozluktan boyacılığa kadar çeşitli işler yapmasına rağmen, tiyatro sevgisi, okulun tiyatro kolu başkanlığına da zaman ayırmasını sağlamış.
Ailesinin isteğiyle girdiği bahriyelilik sınavını kazanır. Ancak aynı zamanda gizlice konservatuvar sınavına da girer. Yıl, 1949’dur. Ankara Devlet Konservatuvarında Nurettin Sevin, Mahir Canova, Cüneyt Gökçer gibi ustaların öğrencisi olmuştur.
Ankara Devlet Konservatuvarı Tiyatro Yüksek bölümünü birincilikle bitirdikten sonra aradan geçen 56 yıl içinde pek çok önemli karakteri canlandırdı Semih Sergen. Kâh Don Carlos’tur sahnede, kâh 3. Selim. Çavuş Musgrave de olur, Şoför Ahmet de ve nihayet Mimar Sinan da. Tek değişmeyen ise rolünü oynarken seyirciye de yaşatmasıdır… 
Tiyatroda 100'ün üzerinde başrol oynadı, 40'ın üzerinde oyunu sahneye koydu. Oyunlarını topladığı 11 kitabı ve 17 de şiir kitabı vardır. Türkiye’de ilk 45’lik şiir plağını o hazırladı. Bunu çeşitli kasetler ve CD’ler izledi. Türkiye’de çevrilen ilk fotoromanda Işık Yenersu ile başrolü paylaştı. 
1958’de Duvaklı Göl adlı filmle Yeşilçam’la tanıştı. Rol aldığı 50 filmden bazıları şunlardır: Sıfır Dediğimde, Romantik, Yüzleşme, Kurtuluş, Birleşen Yollar, 501 Numaralı Hücre, Malkoçoğlu, Karakolda Ayna Var, Kadın İsterse, Kardeş Kanı. 
Başta “Milli Kültür Dergisi” olmak üzere, pek çok gazete ve dergiye yazılar yazan Sergen, her Edebiyatçının hayal ettiği bir şeyi de gerçekleştirdi: Türk Dili Dergisinde şiir ve hikâyeleri kabul edilip yayınlandı.

“Sarınıp son kez gölgesinin sıcaklığına
Yürüdü dosta düşmana karşı.
Yürüdü eller üstünde.
Belki gün kavuşması, belki leylak sürgünü.”
Semih Sergen’in, Türk Dili dergisinde yayınlanan ilk şiirinin ilk dizeleridir bunlar.
İlk okunuşta, bir avareyi anlattığını sandığınız şiirdeki, endişe yansıtan kelimeleri seçtiğinizde, ölümü anlatan cümleye ulaşıveriyorsunuz: 
“Yüklenip sırtına ölümün sır torbasını
Canım yaseminlere sırt çevirip yürüdü.”
Şiirdeki “Selâm sabah yok mu can sultan?” sorusu, okuyucuya ölümün bir son olmadığı felsefesinin sunulduğu odak gibi duruyor. 
Özentiden uzak, dilini yoğun duygu yüküyle besleyip, kolayca anlaşılabilir ve üzerinde düşünülebilir şiirler yazan Semih Sergen, Yolculuk adlı felsefi şiirinde, mısralara ruh verebilme gücünü de açıkça ortaya koymuş: 
“Üzerinde eskitemediği gök yüzü
Tükenmiş düşlerinde insanlar”
İnsanın nihayetini konu alan şiirde, açık hecelerin çokluğu, serbest türdeki zorluğa rağmen, melodik bir okunuş sağlıyor.
Bir söyleşisinde, Nazım Hikmet’in, “ 8 kelimeyi yan yana koysanız 64 türlü söyleyiş elde edersiniz” dediğini anlatan Semih Sergen, şiirlerinde kullandığı kelimeleri, ustalıklı bir şekilde yan yana getirmesini bilmiştir.
“Bastır kokusunu yüzüne kirpiklerine
Hadi leylâk mevsimi kiraz çiçekte…”

Semih Sergen’in şiirlerinde öncelikle tiyatro dilinin en güzel yansımalarını hissedeceksiniz. Söz sanatlarını ararsanız, bol miktarda mecaz görecek, nidalar ve tezatlar fark edeceksiniz. 
Örneğin Yolculuk şiirinde, “gölgenin sıcaklığı” mecaz, “eller üstünde yürümek” derken hissettirdiği tabut kinaye, “gün kavuşması” ve “sevgi yumağı” teşbihli anlatım ve “can sultan” da nida… Şiirin tamamında, ölümün bir yürüyüşe benzetildiği, yaygın benzetme sanatı ortaya konmuştur.
“Söyleyecek kimse de yok
Bir yığın toz mu şimdi
Bir taze gül fidanı mı?”
Son noktada, vefat edenin genç olduğunu anlarken, dizedeki açık istiare, ölenin gülfidanına benzetilmesiyle ortaya çıkıyor. Şiirde gözden kaçan bir nokta da şu: aslında şiirin gövdesinde gizlice, ölünün bir genç olduğu belirtilmekte. Ancak şair bunu öylesine ustaca yerleştirmiş ki ilk okuyuşta gözden kaçıyor: Gök yüzü. Evet, siz bir yandan eskimeyen gökyüzünü düşünürken, bir yandan da kelimede yazım yanlışı olduğunu düşünüyorsunuz. Ancak gök yüzü derken, morarmış bir yüzden söz ediyor şair. Edebiyatta buna, mecaz-ı mürsel deniyor. Bir sözü benzetme amacı düşünmeden başka bir anlamda kullanmadır mecazı mürsel. Şiirde anlamı güçlendirmek için üç kez yürüdü kelimesinin kullanılması ise tekrir sanatını hatıra getirmektedir.
Lirik ve dramatik olarak niteleyebileceğimiz Yolculuk şiirini okurken, ü seslerinin sıkça kullanımının, şiirin vokal güzelliğini ses olarak desteklediğini fark ediyorsunuz. Şiir, aynı zamanda bir tiyatro oyununda replik olabilecek kadar akıcı bir tarzda yazılmış.
Şiirde kullanılan dil, yaşayan Türkçe olmakla birlikte, ‘gün kavuşması’, ‘leylâk sürgünü’, ‘can sultan’, ‘sevgi yumağı’, ‘buruk selâm’ gibi genellikle şehir kültüründe yer alan deyimlerle zenginleşmiş.
Semih Sergen’in hayatındaki vazgeçilmezlerden biridir şiir.
“Kendimi bildim bileli, şiirle bir aradayım. Benim için şiirsiz bir yaşam düşünülemez. Hayatım boyunca ya şiir yazmışımdır, ya da okumuşumdur” der sanatçı. 
Ayten Çalış’la yaptığı, Anafilya dergisinde yayınlanan söyleşisinde şunları söyler: “Kelimeler öyle enteresan bir silah ki, bazen bir kuş tüyü, bazen mitralyöz. Aynı kelimeler işte. Şair bence o insan ki, o kelimeleri alıyor ve öyle kullanıyor ki, toplumu daha ilerideki farklı bir noktaya taşıyor. Şiirde insanın söyleyeceği çok şey var. Bütün sanat dallarının anası o. Tiyatronun, edebiyatın başında hep o var. Yaşadıklarımızla, koşturmalarımızla, uğraşılarımızla, şarkılarımızla, türkülerimizle, bütün kavgalarımızla yapmış olduğumuz kelimeler nihayetinde şiir.”
Boynu Bükük Zambaklar ve Biraz Bakar mısınız adlı şiirlerinde, yazarın hümanist yönünü fark ediyoruz. Biraz Bakar mısınız, savaşların yok ettiği çocuklara adanmış bir şiir sanki. 
Semih Sergen’in çoğu şiirinde, en önemli kaynağın manevi bilinç olduğu, hemen göze çarpıyor. İşte, Bürümcük Şalvar’daki 
“Niyaz penceresi ak gül ellerin
Işır mı inancın usul boyları duru tay?” dizeleri.
Endamlı, gösterişli kimse anlamındaki ‘usul boy’ gibi çok fazla bilinmeyen kavramlarla zenginleştirilmiş şiirlerinde, yer yer yargı yüklü sözlere de rastlıyoruz.
İşte bunlardan üçü: “Siz sorumlu değil misiniz bu güzelim dünyadan” “Nutuk çekmek dendi mi üstünüze yok” “unutmasaydınız utanmayı, gelirdiniz”. 
Çeçenistan’daki insanlık dramını anlattığı Boynu Bükük Zambaklarda; olayı bir bilinç dramı olarak duymuş ve onu, siyasi olayların ötesinde, bir çocuğun ağzından eleştirmiştir. 
“Ne istediniz bebeğimden?
Yeni yeni göz kırpıyordu kirazlar
Türbe eriklerine.
Sardunyalar el ediyordu
Hüsnüyusuflara, Kına çiçeklerine.”

Çeçenistan’da, elleri ayakları kopmuş bir çocuğun ağzından dökülen mısralar, insanın göğsüne adeta bir ok gibi saplanıveriyor.
“Çeçenya’da bir gece baskınında yitirdim
Kanadımı, kolumu.
Niçin çelik pabuç giydirdiniz ayaklarıma
Hani ellerim”
Aynı şiirde, Kafkasya’nın diğer bölgelerinde ve Bosna’da yaşanan trajediye atıf yapılarak, dünyada savaşların olduğu her yerdeki çocukların haykırışları duyuluyor sanki…
Dünya görüşüne dayalı şiirlerde yazarlar, bir arzularını dile getirirken, bazı değerleri korumak adına, bazılarını çiğnemek durumunda kalabilirler. Ancak hangi çiğnenen değer, çocukların hayatı kadar önemli olabilir ki?
Semih Sergen, “Düş Gibi Yaşayanlar” adlı şiirine şöyle başlamış:
“Ne güzel taşırdılar
Yaşlanmayı eski kadınlar
Acıyı kederi sabırla paylaşırdılar
Akmazdı sular
Ateş kolay yanmazdı
Olsun ne çıkar”

Serbest tarzdaki bu şiirde, kafiyeli ve özgün bir biçim çıkarmış Semih Sergen. Ne var ki burada, Türkçedeki kök + çoğul eki + zaman eki biçimine bağlı kalmadan, yalnızca şiirde değil sözcük biçiminde de serbest kalmayı denemiş şairimiz.
Semih Sergen’in Türk Dili Dergisinde yayınlanmış, “Fantazya 90” adlı bir şiiri var. Şairimiz, serbest şiir tarzında yazmasına rağmen, gazellerde kullanılan kafiye dizilişleriyle özgün bir biçim vermiş şiirine.
“Bülbüller dinledik
Sular yolunda
Çalgılar çaldırdık
Hünkâr suyunda
Segâhtan, sabâdan
Göksu koyunda.
Şıngır da mıngır, şıngır da mıngır.”
Üstat, 6 ve 5’li hece ölçüsüyle yazmış şiirinin bu bölümünü. Ayrıca gazellerin ikinci ve sonraki beyitlerinde gördüğümüz, “ba/ ca/ da…” kafiye dizilişiyle şiirine özgün bir biçim vermiş. Şiirin bölümlerinin sonunda da tekrarladığı, şıkır da şıkır, tıkır da tıkır, şıngır da mıngır ses taklidi kelimeleri ikileme yaparak, okunuşa ayrı bir musiki kazandırmış. Sergen’in pek çok şiirinde, kafiyeli dizeler olmamasına rağmen aliterasyon ve tekrar sözcüklerini kullanarak şiire ustaca musiki kattığını görüyoruz.
Sergen’in, Türk Dili Dergisinde, duraksız 14’lük hece vezniyle yazdığı, ‘Türk Çocuğuna’ adlı bir şiiri de yayınlanmıştır. Beyitlerden oluşan şiir, aa/bb/cc…kafiye dizilişiyle örülmüştür.
“Baba dal, anne yaprak, çocuk onun çiçeği
Bal dolu kovanların vazgeçilmez böceği” mısralarıyla başlayan şiir, oldukça zengin bir anlatıma sahip olmasına rağmen çocukların anlayabileceği bir sadelikte ancak yazılmış, bir didaktik şiir örneğidir.

“Bu nasıl İstanbul?
Her yanı düşman çizmesi
Bu nasıl Üsküdar? 
Nasıl Beşiktaş?
Deniz derya düşman gemisi.”

Şairin, teması Kurtuluş Savaşı olan, “Ölüm Kalım Savaşı Destanı” adlı 10 sayfalık bir destansı şiirinden söz etmek istiyorum. Birbirinden farklı biçimlerin kullanıldığı destan, yer yer kafiyeli, yer yer hece ölçülü, tekrar sözcüklerinin ve aliterasyonların ses zenginliği kattığı, zor bir çalışma. Başlıkları da şiir tarzında yazılmış bölümlerden oluşan şiirde şair, sizi önce Anadolu’da bir yolculuğa çıkarıyor. Ardından işgal yıllarına dönüyorsunuz ve esnafların ağzından, vatanı savunmak için direnişin nasıl başlaması gerektiğini okuyorsunuz. Şiirde daha sonra Mustafa Kemal tasvir ediliyor. Afyon’dan İzmir’e doğru giden ordunun arkasında, Anadolu’nun kurtuluş özlemiyle tek yürek olduğu ölüm kalım savaşını okurken, yapılan tasvirlerden etkilenmemek mümkün değil. Tiyatro repliğini hatırlatan destan, aslında bir oratoryoya metin olabilecek nitelikte kaleme alınmış. Cumhuriyetimizin 70. yılında da okuyucuya armağan edilmiş. 
Yazarın dinleyiciyle arasında bir ilişki kurduğunu düşündüğüm, “Kadı Hıdır’ın Adaleti” gibi hikâyemsi şiir tarzında yazılmış yapıtları da var. Bu yapıtlarda, gerek içerik ve gerekse biçim, birbirini bütünleyen ögeler olarak gözler önüne seriliyor.
Bilindiği gibi, şiirde en önemli hususlardan biri, neyi nasıl anlattığıdır. Şiir, anlatmak zorunda olmamakla birlikte, Semih Sergen’in şiirlerinde; zengin bir anlatım biçimi, sezdirme gücünün kelimelere yansıtılması ve kelimelerin kendi aralarındaki ilişkileriyle akış ve ses uyumu bakımından bilinçli bir emek görüyorsunuz. Hece ve aruzun, ses güzelliğini sağlayan unsurlarını, Semih Sergen’in serbest şiirlerine ustalıkla yerleştirdiğini görüyorsunuz. Zaten şair de bir söyleşisinde, bir şiiri tamamlamak için aylarca uğraştığını belirtiyor.
Ünlü şair Salah Birsel, “ustalık, her sözcüğü kullanmakta değil, sözcükleri iyi bir biçimde kullanabilmektedir” der. Semih Sergen’in şiirlerinde de şiirin bütününün, parçaların tek tek toplamından daha büyük ve anlam derinliğine sahip olduğunu seziyorsunuz. 
Sergen’de anlam, yalnızca içerik değildir. Dizelerin sayfaya yayılışında da bir anlam vardır. Gene Yolculuk’a gelecek olursak, şiirin giriş ve bitişindeki hissediliş, şiir gövdesi ile birleştiğinde, lirik duyguları olması gerektiği gibi yansıtıyor.

“Şehirler hakanıyım ben
Adım, İstanbul…” dizesiyle biten “İstanbul Bir Kara Sevda” isimli şiirini, bizzat Semih Sergen’in ağzından dinlemek lâzım. Aslında diğer şiirlerini de… Çünkü bana göre şair, şiiri okuyabilen kişidir. Bir şiiri şairinin ağzından dinlemek ise bir ayrıcalıktır. Okuyuş tarzı, biçimden de içerikten de çok farklı bir şeydir. Şiirin teması da ritimleri de ses tonuyla biçimlenir. Herkesin şiiri yorumlama tarzı farklı olmakla birlikte aslolan, şiiri yazanın yorumudur. Şair, dilsiz değilse, yazdığı şiiri okurken hislendirmeli, şiirin özgünlüğünü dinleyene kabul ettirmelidir. 
“Şiir yazılmaz, şiir kendini yazdırır” diyen sanatçıya benim cevabım şudur: “şiir, şairinin okurken duygulandırabildiği, okuyanın ise yorumlayabildiği bir sanattır. Şiir, yazılmış belâgattir.”
Şiir, resim ve heykel gibi elle tutulabilir bir sanat dalı değildir. Kelimelerin dansı olan bu edebi tür, okumaya, yorumlamaya bağlıdır. Söz sanatlarının bir biçimidir. Burada belki de en önemli soru, şiiri kimin okumasının geçerli olacağıdır. Destanlar okunurken fonda bir müziğin çalması, lirik şiirlerin genellikle oyuncular tarafından okunması, tesadüfî çalışmalar değildir. Çünkü şiirin estetik unsuru, ancak sanatsal bir okuyuşla artacaktır. 
Her şiirin farklı bir biçimde yorumlanması çok doğaldır. Kimileri şiirin veznini, kimileri önemli söz öbeklerini vurgulayarak okur. Ancak belirleyici olan, ozanın kendi okuyuşudur. Çünkü ozan, şiirine yerleştirdiği seslerin okunuş tarzının, manâyı ortaya koyan en önemli unsur olduğunu bilir. Ve yine ozan, beste yapar gibi, sözün notası olan heceleri, vecd halindeyken düzenleyen kişidir. 
Bu konuda Sergen diyor ki: “Evvela dünyanın her yerinde şiir okuyucusu, sanatçıdır. Sesi düzgün olan, göğüs tonlarını rahatça kullanabilen, sesleri biraz uzatıp çekerek söyleyen herkes kendini şiir okuyorum zannediyor. Şiir okumak, yorumlamaktır…”
Semih Sergen’in hikâyeleri de var, hikâyeleştirilmiş anıları da… Gerek nazmında gerekse nesrinde özentisiz ve yapmacıksız, yaşayan Türkçenin güzel örneklerini, deyimlerinin yanı sıra veciz sözleri de bulabilirsiniz. 
O, bir Devlet Tiyatrosu sanatçısıdır. Sanatçı da olsa bir devlet memurudur aslında. Ancak devlet memuru zihniyetine kapılmadan, iyi niyetle ve varlık hikmetinin şuuru içinde, ilerlemiş yaşına rağmen heyecanını yitirmeyen bir yazar, şair ve sanatçı. Duyguları dille yoğurup olağanüstü bir hamur ortaya koyduğu şiirlerinde, sanatçı kişiliğinin manevi boyutunu da görüyorsunuz.
Mevlana’nın felsefesini, Yunus Emre ile yoğurup, Tasavvuf’la harmanlayarak kendi yaşamına rehber yapmıştır Semih Sergen… Her yıl Şeb-i Arus törenlerine, Mevlana Kongreleri’ne katılır, tebliğler sunar, şiirler yazar. Yazdığı, Tasavvuf ve Halk şiirlerinde, “Kul Sergen” mahlasını kullanır. 726. Vuslat yılı anısına Mevlâna için yazdığı Rahmet Müjdesi’nde, bir kişiliğin gösterilebileceği en yüksek mertebeyi, kuyumcu ustalığıyla ifade etmiş:
“Nursun Mevlâna.
Cansın, kansın, ilhamsın.
Konuşan Kur’ansın.
Ölümsüz hayat
Yönsüz bulunan yönsün!”

Semih Sergen; yazar, yönetmen, şair, oyuncu, hat oymacısı, tiyatro kuramcısı, öğretmen, düşünür, yayıncı, programcı… 
Dilin, hem kültür olgusunun içinde hem de kültürün bizatihi kendisi olduğunu ispat etmek istercesine, dil estetiğinden kopmadan, geleneksel kültürümüzü gelecek kuşaklara aktarabilmiş nadir şairlerdendir aslında. Popülerleşmiş bir şair olmayışının altında yatan en önemli neden de belki bu olsa gerek. Manevi bilinç ve inanç esasını tema edinen nice şairlerde olduğu gibi, eleştirmenlerin bir adım uzakta tuttukları dizelerin sahibidir o. Oysa tüm bunlar, yaşamın ekmek gibi su gibi gereksinimleri ve bir parçası. Edward Stankiewicz’in Türk Dili dergisinde 1980 yılında yayınlanan makalesinde dediği gibi, “şiir hiç kuşkusuz yaşamın kendisinin bir parçası olduğu ölçüde, bunların da bir yansımasıdır.”
Semih Sergen’in şairliğinin temel özelliği nedir sorusunun cevabını, sanatçıdan alalım:
“Ve bu zengin şiirin faresiyim ben. Her deliğe girer çıkarım. Bütün ömrümce, elli beş altmış yıldır şiirin faresiyim. Yani hangisi güzeldir, hangisi şiirdir, hangisi değildir, onun peşindeyim. Herkesin bir işi var. Benim işim de şiirin hasını tanımak. Bir kaç bin şiir vardır hafızamda. Ama bilmediğim, iyi bir şiir ile karşılaştığım zaman, yemin ederim kendimi suçlu hissederim.”
Devlet tiyatrosu sanatçısı Ümit Sergen ile evlidir. Beş çocuğu vardır.

Şener METE

Google+ WhatsApp