PANTOLON

PANTOLON


 

Çocuğuna pantolon alamadı diye intihar eden babanın hikâyesi yüreklerimizi burktu. Açıklamalara farklı da olsa kimse şu gerçeği değiştiremez: Bu ülkede çocuğuna pantolon dahi alamayanlar var. Okul harçlığı veremeyenler… Servis tutamayanlar… Ders araç gereci alamayanlar…

Bunu nereden mi biliyorum?
İhtiyacı olan öğrencilerimize dağıttığımız montlardan, kabanlardan, çoraplardan, eldiven, atkı ve berelerden biliyorum.
Keşke dedikleri gibi olsa pantolon alamadığı için intihar etmiş olmasın o baba.
Keşke intihar etmseydi.
Keşke yoksulluğun y’si dahi ağza alınmasa ülkemizde.
Herkes rahatça yaşayabilse…
Herkes çocuğuna istediği gibi her şeyi alabilse…
Bir babanın çaresizliğini yine baba olan en iyi bilir.
Gözü bir oyuncakta kalan çocuğunun karşısındaki mahcubiyetini…
Alamadığı bir şeyin karşısındaki ezilmişliğini…
Okula giden çocuğunun cebine koyamadığı iki üç liranın hüznünü…
İşsizliğin ve parasızlığın vermiş olduğu moralsizliği…
Kışın soğuğunda altı yırtık ayakkabı ile gelen çocuklar var.
Montu olmayan…
Öğle arası bir şey yiyemeyen…
Kitap alıp okuyamayan…
Politize etmiyorum olan biteni.
Ajiteye de başvurmuyorum.
Kış günü gelip de “Hocam sadece bir sobalık odunumuz kaldı.” diyen çocuğun çaresizliğini yüreğinizin tam da orta yerinde hissettiniz mi hiç?
Akşam okuldan çıkınca taşımalı öğrencilere gelen yemekten arta kalan ekmekleri evine götüren çocukları gördünüz mü?
Evlerinde yere serecek halıları olmayan, pencerelerine çekecek perdeleri olmayan evlere misafir oldunuz mu?
Eğitimde fırsat eşitliğiymiş!
Ders çalışmak için evlerinde uygun ortam olmadığı için sabahın köründen akşamın karanlığına kadar kütüphanelere gidip çalışanları…
Üniversite sınavına hazırlanmak için çözecek testi, çalışacak kitabı olmayan öğrencileriniz oldu mu?
Her şey o kadar da süt liman değil.
O kadar da mavi değil.
Her şeyi devletten beklemek de doğru değil.
Öğretmene yüklemek de çözüm değil.
İdareye söylemek de…
Bütün bir ülkeyi ilgilendirir aslında bu durum.
Siz hiçbir çocuğun gülüşüne şahit oldunuz mu aldığınız atkıyı taktığında, eldiveni giydiğinde, külahı kafasına geçirdiğinde.
Mutluluğun aslında elimizde olan bir şey olduğunu görmemiz gerekiyor.
Sadece bunu paylaşacak ve çoğaltacak gözlerimizin olması gerekiyor.
Üşüyen ayaklara çorap olabiliriz mesela.
Ellere eldiven…
Kafalara külah…
Mont olabiliriz soğuktan üşümüş bedenlere.
Pantolon olabiliriz.
Kitap olabiliriz o taze dimağlara.
Kalem olabiliriz yazan ellere.
Defter olabiliriz o muhteşem hayallere.
Cemaatlere, tarikatlara, dergâhlara, takımlara, akımlara bağışladığımız paraları bu gibi işlerde değerlendirebilirsiniz. Yetim bir çocuğa burs olabilirsiniz. Eksiği çok olan bir okula yardım edebilirsiniz.
Aç bir karna bir dilim ekmek, çatlamış bir dudağa bir yudum su olabilirsiniz.
Herkes her şeyin farkında da kimse bu farkındalığın gereğini yerine getirmeye çalışmıyor.
Belki de kapı komşumuz açtır.
Sıra arkadaşımız belki de.
Okulun üniformasını alacak kadar durumu iyi olmayabilir velimizin. Ve babası alamadı diye okula farklı bir giysiyle gelen çocuğu rencide etmemeliyiz. Bu konuda dayatma da olmamalı… Üç kuruşluk üniformalar ateş pahasına satılıyor.
Ve çok iyi tanıyabilmeliyiz öğrencilerimizi.
Annesini kaybetmiş bir öğrenciye anne ile ilgili espri yapmamalıyız.
Babası olmayan öğrenciye “Yarın baban okula gelecek.” dememeliyiz.
Açlıktan derse odaklanamayan öğrenciye kızmamalıyız.
Herhangi bir rahatsızlığı olan öğrenciye ona uygun olmayan bir görevi vermemeliyiz.
Ve her şeyi bir kenara koyalım vicdanlı çocuklar yetiştirmek için el birliğiyle çalışalım.
Paylaşmasını bilen çocuklar yetiştirelim.
Merhem olmayı bilen…
Cebini paralarla doldurduğumuz çocuklar değil yüreğini insan sevgisiyle doldurduğumuz çocuklar yetiştirelim. 
Bizlere elini taşın altına koyacak idareciler ve öğretmenler, o taşın ortadan kaldırılması için yardım edecek veliler ve o taşın ileride bir daha işlerimize engel olmaması için onu imha edecek çocuklar lazım. 
Derdi olan öğretmen lazım.
Derdi olan idareci…
Derdi olan veli lazım ve ülkeye dert olmayan öğrenci…

Google+ WhatsApp