MUHTEŞEM ORGANİZASYONDAN ÖNEMLİ MESAJLAR ÇIKTI

MUHTEŞEM ORGANİZASYONDAN ÖNEMLİ MESAJLAR ÇIKTI

KALABALIK OLUŞTURMAK ÖNEMLİ DEĞİL, MÜHİM OLAN KALİTE ÜSTÜNLÜĞÜDÜR. Bu özellik çerçevesinde icra edilen toplantı katılımcılar tarafından ilgi ile izlendi ve dinlendi. Toplantının organizasyonunda başrolde bulunan başta Hüsnü Sağun ve Mehmet Ergün Demirtaş toplantının yüz akı olarak dikkat çekti. Gerek organizede bulunan sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri ve gerekse katılanların hemen hemen tamamı toplantının nizam ve intizamından memnun oldular. Hele konuşmacılar çok ama çok önemli mesajlar verdiler. ( 382 okuma )

Her biri ayrı bir konuya temas ederek toplantının renkli geçmesini sağladılar, önemli mesaj verdiler. Bu tablo tam anlamı ile BİRLİK-BERABERLİĞİN bir simgesiydi. Katılımcıların hemen hemen % 70-80'ni sanki ülke yönetiminde söz sahibi olmak istiyordu. Ve anlaşılan başka bir husus vardı ki gerçekten hayretler içinde kaldık... Mevcut iktidarı ve muhalefeti pek tasvip eden görülmedi ancak eleştiren de olmadı. Hatta herkes dirlik düzenin sağlanması için her türlü fedakarlığa razı olduklarını yansıttılar. Ama dikkatimizi çeken bir husus vardı ki siyasi mülahazalar aşırı reaksiyonlarda değil, MERKEZDE birleşerek ( buluşarak ) bir şeyler yapma arzusunda oduklarına şahit olduk .Şu kanaat kesin olarak değer gördü;  Mehmet Akyol ve arkadaşları tarafından her ayın son salı günü saat 18.oo'düzenli olarak organize edilen sohbet toplantıları günden güne ivme kazanıyor. Bu düşünce yapısı içinde son olarak Ankara Ulucanlar Eski Cezaevi Kültür Merkezinde yapılan toplantı tek kelime ile muhteşemdi. Ankara İl Genel Meclisi Eski Meclis Başkanı, Türkiye İl Genel Meclisi Üyeleri Birliği Kurucu Genel Başkanı, Ankara Meclisi Derneği Başkanı Gazeteci-Yazar Mehmet Akyol'un hazırlayıp idare ettiği  toplantının oturum başkanlığını Emekli Vali -Türk İdareciler Derneği Eski Genel Başkanı - Abdulkadir Sarı yaptı. Açış konuşmasını TRT'nin duayen spikerlerinden Şener Mete'nin yaptığı toplantıda, TBMM Başkan Vekili Hasan Korkmazcan, Bakanlar, Milletvekilleri, Milletvekilleri, Askeri erkandan bazı isimler,  bürokratlar, şairler yazarlar daha doğrusu her biri birbirinden mümtaz şahsiyetler, değişik görüş ve düşünceye mensup lider konumundaki isimler konuştular. Salonu dolduran izleyiciler de aynı özelliği ve güzelliği taşıyordu. Bir disiplin, bir saygı ve sevgi, tam demokrat bir ortam mevctttu.  ( Editör Hüsamettin Akçatepe) 
  •  
     
    Ankara'daki -Ulucanlar Eski Cezaevinde çok toplantılar yapıldı ama 28 Ocak tarihinde yapılan toplantı tek kelime ile mükemmeldi. Daha önemlisi konuşmacıların yanında katılımcılar çok kalite üstünlüğüne haizdi. 
    * Her biri birbirinden özel, kültür değerleri yüksek, birçok zirve ismin iştirak ettiği toplantı hafızalarda iz bıraktı. Ayrıca hem katılım fevkaladeydi, hem de katılanların tamamı kariyer sahibi ve müstesna özelliği olan insanlardı..Hele konuşmacılar... Konuşmcıların sarf ettiği ifadeler tarifi mümkün olmayacak mesaj niteliğindeydi. 

    * Toplantının açış konuşmasını ve sunumunu TRT'nin duayen spikerlerinden ŞENER METE yaptı. Toplantının oturum Başkanlığını Türk İdareciler Derneği Eski Başkanı Emekli Vali Abdulkadir Sarı yaptı.* Abdulkadir Sarı ile birlikte divanda Şener Mete, Av. Buse Nur Mantar ile Ankara Meclisi İstişare Kurulu Üyesi Neslihan Ertekin yer aldılar.
    Toplantıyı bir konfederasyon, 3 federasyon bir dernek ve bir platform organize etti.
    • 1- Başkent Ankara ve Anadolu Konfederasyonu ( BAŞKON )
    • 2- Başkent Ankara Dernekler Federasyonu
    • 3- Ankara ve Civarı Dernekler Federasyonu
    • 4- Kızılcahamam-Çamlıdere Dernekler Federasyonu
    • 5- Ankara Meclisi Derneği
    • 6- Milli Mutabakat Hareketi Platformu

     KONUŞMACILAR ARASINDA ŞU İSİMLER YER ALDI:

    • • Cengiz Altınkaya ( Bayındırlık Eski Bakanı-18,19,20,21.Dönem Aydın Milletvekili –ANAP Genel Başkan Vekili ) BAŞKON Yüksek İstişare Kurulu Başkanı )
    •  Hasan Korkmazcan (20.Dönem TBMM Başkan Vekili, 14-15-19-20.Dönem Denizli Milletvekili–Demokratik Parti Kurucular Kurulu Üyesi )
    • Prof.Dr.Eyyup Sanay (21.Dönem FP ve 22.Dönem AK Parti Ankara Milletvekili-Akademisyen )
    • • Müjdat Kayayerli 21.Dönem MHP Afyonkarahisar Milletvekili –Akademisyen )
    • • Alp Kırıkkanat ( Emekli Albay )
    • • Nihat Aytürk (Devlet Protokol Eski Müdürü )
    • • Murat Ilıkkan ( Ankara Büyükşehir Belediyesi MHP Grup Başkan Vekili-Gölbaşı Belediye Meclisi üyesi ve Meclis Başkan Vekili )
    • • İdris Yavuz Cengiz ( Başkent Ankara Dernekler Federasyonu Genel Başkanı-Ankara Büyükşehir ve Kahraman Kazan Belediye Meclisi Üyesi )
    • Nurettin Doğan ( Başkent Ankara ve Anadolu Konfederasyonu BAŞKON Genel Başkanı )
    • • Selçuk Solmaz ( Kızılcahamam-Çamlıdere Dernekler Federasyonu Genel Başkanı-Ankara Arıcılar Birliği Genel Başkanı )
    • Nevzat Usluoğlu ( Başmüfettiş )
    Toplantının açış konuşmasını Eğitimci-Yazar, Sultan Özateş yaptı. Özateş'in konuşması salondakileri son derece mutlu etti ve herkes memnuniyetle dinlediler.
    İkinci olarak kürsüye gelen RP ve AK Parti'den iki dönem Ankara milletvekilliği yapan ( akademisyen ) Prof.Dr. Eyyup Sanay topluma ders verircesine bir konuşma yaptı.

    1- SUNUCU ŞENER METE’NİN AÇILIŞ KONUŞMASI:
    Toplantının açış konuşmasını ve sunumunu TRT'nin duayen spikerlerinden ŞENER METE yaptı. Şener Mete Yaptığı açış konuşmasında: şunları söyledi: 

    "Efendim hepinize iyi akşamlar diliyorum öncelikle. Ankara'da faaliyet gösteren bir konfederasyon, 4 federasyon, bir dernek ve bir Platform tarafından düzenlenen bu ayki toplantının açış konuşmasını yapma görevi bana verildi. Kendisine öncelikle teşekkür ediyorum. Kıymetli başkanlar, değerli üyeler, saygıdeğer konuklarımız; kısaca: Muhterem Hazirun. Hepinizi saygı ile selamlıyorum.

     Burada ben öncelikle bu toplantıyı organize eden kuruluşların adlarını sıralamakla başlıyorum izninizle:

    - Başkent Ankara ve Anadolu Konfederasyonu ( BAŞKON )
    - Başkent Ankara Dernekler Federasyonu
    - Ankara ve Civarı Dernekler Federasyonu
    - Kızılcahamam-Çamlıdere Dernekler Federasyonu
    - Ankara Meclisi Derneği
    - Milli Mutabakat Hareketi Platformu


    Bu toplantı Gazeteci yazar Mehmet Akyol ve arkadaşları tarafından her ayın son Salı günü düzenlenmekte ve çeşitli konuları ihtiva etmektedir. Bu gün köylerimiz başta olmak üzere, tarım ve tarımsal faaliyetleri öne çıkardığını görüyoruz.
    Efendim, hepinizin ilkokulda öğrendiği bir şarkı var.
    ”Orda bir köy var uzakta
    O köy bizim köyümüzdür
    Gitmesek te kalmasak ta
    O köy bizim köyümüzdür.”

    Kimi zaman hayal meyal, tüylerimiz ürpererek dinlediğimiz ve söylediğimiz bu şarkı aradan 30-40 yıl geçtikten sonra hakikaten “orda bir köy var uzakta, gitmesekte, kalmasakta…” durumuna gelmiş vaziyette şu anda. Köyler, üç-beş haneye düşmüş; benim bir arkadaşım vardı Artvinli. Artvin’de yetmiş haneli köylerinde sadece beş hanenin yaşadığını söyledi. Biz o zaman hani Cumhuriyetin kuruluş felsefesi “Köylü milletin efendisidir!” Nerde Milletin efendisi? Yani şimdi bakıyorsunuz köylü milletin efendisi ortadan kaybolduğu zaman soğan 8 lira oluyor. Soğan 8 lira olduğu zaman peki bir liraya düştüğü zaman sarımsak niye 40 liraya çıkıyor?

    Bütün bunların aslında bir platformda, geniş ortamda tartışılması gerekir. Artı, köy çocukları acaba “köylü çocuğu” mu? Köyünü biliyor mu, köyüne kaç defa gitmiş? Acaba desek ki: “Hadi Köye gidelim” kampanyası düzenlense; ilçede, kasabada, şehirlerde oturanlar; köylü kentli olsun olmasın… Herkes hiç değilse ömründe birkaç defa köye gitme fırsatı bulabilse… Acaba köylerimiz biraz canlanabilir mi, ayağa kalkabilir mi?

    Şimdi bakınız, ben size bir şey söyleyeyim: Ben bir kurumda uzun yıllar sözlük hazırlama grubunda çalıştım. Hazırladığımız yeni sözlükler var o ayrı. Ama bugünde araştırma yaptık Türkiye’de köy sözlüğü yok. Türkiye’de hazırlanmış bir tane hazırlanmış “Köy ve köylü sözlüğü” yok. Ha sözlükler var. Mesela Çamlıdere’nin bilmem ne köyünün sözlüğü var. Sözlük diye geçiyor ama öyle değil. Şöyle: Yerel söcükler sözlük anlamıyla geçmiş. Halbuki yerel kelimeler, yerel sözcükler orada sözlük anlamıyla geçmiş. Köylünün kullanacağı genel kültürünü ortaya koyan 1923 yılından bu güne kadar bir köy sözlüğü ne yazık ki hazırlanmamış.

     

    Tabi aslında birlik, beraberlik çok önemli! Köylünün köylü ile, şehirlinin şehirli ile beraber olması değil, hepsinin bir arada olması gerekiyor. Türkiye’nin çıkışı bence, ancak köyün kalkınmasıyla, köylünün kalkınmasıyla mümkündür. Ve her köylünün istisnasız ortak olabileceği büyük tarım çiftlikleri, tarım köyleri, hayvancılık köyleri; örneğin, et köyü, süt köyü, meyve köyü, sebze köyü… Niye olmasın? Köylerimiz var: Dutluca, Karpuzlu, Erikli, Soğanlı, Elmalı, Akmeşe, Çamlıbel, Kirazlı, Cevizli… Dolayısıyla bizim için tüm ürünler o köye aynı zamanda ad olmuş. Biz böyle bir kültürden geliyoruz.

    TOPLANTININ DİVAN BAŞKANI EMEKLİ VALİ ABDÜLKADİR SARI'NIN KONUŞMASI:

    “ Saygıdeğer konuklar, geçtiğimiz günlerde Türkiye'miz bir afala karşılaştı. Elazığ ve Malatya'da 6.8 büyüklüğündeki bu afat canlara sebebiyet verdi, yaralanmalara ve evlerin yıkılmasına sebep oldu. Öncelikle hayatını kaybeden vatandaşlarımıza Allah’tan rahmet diliyorum. Yaralılara tez zamanda iyileşmesi dileklerini iletiyoruz. İnşallah Türkiye böylesi bir afatla karşılaşmaz temennisi ile toplantıyı açıyorum. Hayırlı ve uğurlu olsun.

    Toplantımızın asıl konusu, Devlet Yönetiminde İdarecinin Önemi. Birbirinden değerli konuşmacılar, birbirinden değerli ülkesine hizmet etmiş şu anda aramızda bulunuyorlar ve onlara fazla zaman ayırmak adına ben lafı fazla uzatmayacağım. Mümkün olduğunca onların konuşmalarına yer vereceğiz. Değeri beş dakikayı geçmez ve birde aynı şeyleri tekrarlamazsak konuşmacılardan daha fazla istifade etmiş oluruz. Birde 2. Bölümde, 2 bölümden oluşuyor toplantımız.

    Birçoğumuzda bende varım, bende bir şeyler söylemek istiyorum, katkı sağlamak istiyorum diyen misafirlerimize zaman bırakmış oluruz. Tekrar hayırlı uğurlu olsun hoş geldiniz.”

    Birinci konuşmacımız Sultan Özateş. Kendileri konuya ilişkin düşüncelerini açıklayacaklar. Buyurun sayın Özateş."

    SULTAN ÖZATEŞ’İN KONUŞMASI:

    Mehmet Akyol etkinlikleriyle Ankara’da ve hatta Anadolu’da ‘ Ankara’nın bir incisi ‘ sivil toplum kuruluşlarının lideridir.  Değerli başkanım Akyol tarafından Ankara toplantıları ve söyleşileri çerçevesinde yapılan etkinliklerle bugün sizlerle buluşmaktan onur ve şeref duydum. Çok kıymetli unvanlara sahip insanlar var burada. Ama biz biliyoruz ki, unvanlar, makamlar kabir kapısına kadardır. Öncelikle kendimi takdim ederek sözlerime başlamak istiyorum:

     * İsmim Sultan Özateş. Birçok sivil toplum kuruluşunun başkanı olarak herkes beni bilir. Eğitimciyim. 21 yıldır görsel sanatlar yani resim öğretmeniyim. Bir Anadolu lisesinde de 657’ye tabi fiilen görevime devam ediyorum. Ankara sanat platformu başkanıyım. Bizler, gönüllü öğretmenler sanatçılar, sanatseverlerden oluşan 2005 yılından itibaren kültür, sanat, eğitim camiası içerisinde yürüyen gönüllü büyük bir orduyuz. Ne zaman gönüllü olmaktan öteye gittik. 2014 yılı itibariyle uluslararası boyutta resmiyet kazandı. Bu mart ayında bir yıl olmak üzere Kızılay’da Yargıtay’ın karşısında Tercan İşhanı’nın içerisine 5 tane sanat birliğimizi oluşturaraktan resmi adresimize ilişkin resmi boyutumuzla ilerliyoruz. Yani ANKARA SANAT BİRLİĞİNİ oluşturduk. Ve Bakü’de Sanat Birliğimizin merkezini açtık. Temmuz ayının ilk haftasında da açılışını yapıyoruz devletin protokolüyle.

    Sayın divan başkanım, değerli üyeleri saygıyla selamlıyorum. Kıymetli beyler, hanımefendiler, bu kadar önemli konumda isimlerin arasında bir öğretmen olarak, bir sanatçı olarak, devlet ve idareci hakkında ne diyebilirim ama naçizane görüşümü sizlerle paylaşacağım. Master eğitimimi Türk Hava Kurumu Üniversitesinde Yönetim ve Organizasyonda bitirdim. Hedefim Azerbaycan-Türkiye arasında “Kültür ataşesi” olmak. Şayet bu yolda başarılı olamazsam dört beş yıl sonra emeklilikten sonra aktif siyasete atılmayı hedef koydum kendime. Rabbim hayır etsin.

        Hep devlet deriz. Program bütünlüğüne bağlı olarak siyasal topluluğun oluşturulduğu tüzel varlığın adı devlettir. Toprağın bütünlüğüne bağlı olarak siyasal bir ulusun oluşturduğu bir tüzel varlığın adıdır devlet. Ve egemen bir devlet, hür Türkiye devletinin bir vatandaşı olmak benim için en büyük ödüldür.

        Ayağımın toz ile geldik Avrupa’dan. Birkaç gündür bayaa bir ülkeyi gördüm. Ve ülkelerinde işte başkentleri diyeyim, başkentlerini gezdim. Sivil toplum kuruluşlarında biz “devlet, devlet…” deriz. Ya da bir şeyler olduğunda insanlar “devlet nerde der!” bende sosyal medyadan hemen tepki veririm. Devleti yöneten kişiler, bireyler bizim için önemli değil. Siyasi düşünceleri bizim için önemli değil. Devlet biziz. Devlet konusunda bir kelime edecekseniz, bin kere düşünmeniz gerekiyor.

    Türkiye Cumhuriyeti egemen bir devlettir. Ve devlet adına söylenen her şey Türk Milletinedir. Çağdaş toplumlarda biliyorsunuz devlet en üst kontrolünde güçlendirilmiş en önemli kumdur. Siyasi kurumlarında en iyi örgütlenmiş şeklidir. Yani devlet, toplumun birlik beraberliğini, bütünlüğünü korumakla görevli tek taraflı ama yaptırım gücü en üst noktada hatta zor kullanma yetkisine sahiptir.

    Devlet, hukuki kişiliğe ait devamlı da bir teşkilattır. Devlet için önce bir toprağı olması gerekiyor, adı vatan, insan topluluğu gerekiyor, birde egemenliği şarttır.

    Kişiler değişir, liderler devlet için çok önemlidir. O devletin liderini o toprağın üzerindeki millet seçer. Eğer ki egemenlikle yönetiliyorsa. Lider, o devletin başındaki kişi liderdir. Lider çevresindekilere önderlik eden, yani milletine önderlik eden, doğru yol gösteren, rota belirleyen, yön veren, imaj oluşturan, bilgelik, çağdaş hedefe ulaştıran kişidir. Bu çerçevede becerilerini geliştirmesi gerekiyor. İdareci b çerçevede becerilerini geliştirmesi gerekiyor. Yani ekibini, milletini yükselten, doğru adrese götürendir. Bugün lider dediğimizde, bilimsel liderlik dediğimizde hepimiz, dernek, platform akredite sahibisiniz ve liderlerisiniz. Unutmayın! Devleti yöneten sivil toplum kuruluşları aktiftir, etkindir, yetkindir. Onlardan olmaya davet ediyor, bu doğrultuda sizlerin manevi desteği benim için önemli. Onur duydum, İnşallah Lider olmak nasibimizdedir.

         Başkanım, sizler varken bana düşmez. Ben Çekoslovakya’dan bayraklarımızla dönmüştüm. Siz ve değerli haziruna birer tane vermek istedim. Ben aynı zamanda bu değerli toplantıyı düzenleyen, her zaman bize abi olmuş, baba olmuş, yol göstermiş, biz onun etkinliklerinden çok şey öğrenerek kendimizi geliştirmiş, neferlikten liderliğe doğru giderken sayın Başkanımız Mehmet Akyol’un Ankara’ya-Anadolu’ya  katkılarını bilen insanım. Sayın Başkanımıza Flografi sanatından bir Türk Bayrağı hepimizin adına takdim etmek istiyorum. Buyursunlar sayın Başkanım Mehmet Akyol ."
                                                         ***

    Oturum Başkanı Abdülkadir Sarı: "Konuşma sırası, ömrünü ülkesine ve milletine adamış, siyasetin içerisinde yoğrulmuş, düşünen, düşündüğünü de yazan, Ankara'nın hizmetkarı olmaktan onur duyan, araştırmacı, akademisyen, konuşmalarını yapmak üzere Profesör Doktor Sayın Eyyup Sanay'ı kürsüye davet ediyorum."

    ANKARA ESKİ MİLLETVEKLİ PROF. DR. EYYUP SANAY’IN KONUŞMASININ TAM METNİ

     “ Kıymetli başkan, kıymetli hazirun, hepinizi saygıyla, muhabbetle selamlıyorum. Devlet yönetimi denildiği zaman, benden önce konuşan arkadaşımız devleti çok güzel kapsamlı bir şekilde anlattı. Devletin en önemli unsuru millettir, topraktır, bayraktır. Eğer bir millet olarak yaşamak istiyorsa mutlaka bir toprağının, bir devletinin ve bir bayrağının olması lazım. Elhamdülillah bizim böyle bir özelliğimiz var. Toprağımızda var, milletimizde var, devletimizde var, bayrağımızda var. Bu dört unsur, elbette ki pek çok husus sayabilirsiniz.

        Ben buradan özellikle şunu şey yapmak istiyorum. Önce milletin kim olduğu bütün şekliyle tarif edildi ama ben ona bir şeyi daha ilave etmek istiyorum. Nedir? Aynı yerde yaşayan, aynı daireyi paylaşan insanlar topluluğudur ama bir şey unutulur. Bu unutulduğu içinde Türkiye’de çıkan kargaşaların sebebi odur. Millet neyle mükelleftir? Devlet madem otoriteyse, devletiniz se, onu kabul etmeniz ve itaat etmeniz lazım. Otoriteyi kabul etmiyorsanız, ona itaat etmiyorsanız o zaman kargaşa çıkar. Bütün anarşik olayların, terörist olayların temelinde bu vardır. Benim izah etmek istediğim, aynı tarih, aynı ideal, aynı kültür ama aynı otoriteye itaat etmek lazım!

    Devlet biziz. Devlet hepimiziz. Öyleyse devlet dairelerinde çalışan arkadaşlarımız, idarecilerimiz böyle düşünmesi lazım. Benim sorumluluğum devlet karşıdır. Hükümete karşı değildir. Öyleyse ben bunu nasıl yerine getirebilirim? Bun ideal olarak benimsemiyorsa, bir partinin, bir fikrin, bir düşüncenin insanı ise o devlet adamı vasfını kazanamamıştır. Devlet adamı kucaklayıcıdır. Bütüncüdür, o devletin içinde yaşayan bütün kurumları kendisinin bilir ve onlara hizmeti götürürken eşit davranır, adil davranır. Eğer ondan adaleti aldığınız zaman devlet orda uzun süre yaşayamaz.

    Uzun yıllara dayanan ve imparatorluk şevkine uyuşmuş olan devletlere baktığımız zaman bunlar uzun süre dayanmalarını adalete borçludurlar. Öyleyse devlet adamı da çalıştığı insanlara adaletle davranması ve onlara adaletle muamele etmesi gerekiyor. “Bana kırk sene hizmet etmiştir, benim çaycımdır…” şeklinde yapılmaz. Hakkını vereceksiniz… Ayrıca bizim bir anlayışımızda şu olmalıdır. Hak merkezi bir olgu olmalıdır. Netice ne olursa olsun. Zihniyetiniz hakkın yanında olmalıdır. Batılın yanında olmamalı. Batıl hem batıldır. Batıl bir milletin olduğu gibi, hak da bir milletindir. Öyleyse devleti meydana getiren bireyler olarak hakkın yanında olmalıyız. Hak ve adalet yerli yerinde tesisi edildiği zaman orada huzur vardır. Çünkü devletin görevide huzuru getirmektir, barışı getirmektir. Güvenliği sağlamaktır. Bütün devletlerin en öncelikleri insanlarının seyahatlerini, bireylerinin özgürlüklerini kısıtlamadan, onların, onların bu özgürlüklerini güvence altına almaktır. Bizim ecdadımız Anadolu’nun her yerinde kervansaraylar inşa etmiştir. Kervansaraya gelen esnaf, tüccar orada emniyette kalır, sabah giderken eğer malı eksilmiş ise on orası öder. Devletin görevi. Hazreti Ömer ne diyor? “Eğer Fırat’ın kenarında bir kuzunun, koyunun ayağı zarar görürse onu benden sorarlar” diyor. Ve bunu da Mehmet Akif biliyorsunuz şiirleştiriyor.

    Şimdi burdan şuraya gelmek istiyorum. Önce devlet adamlarımız kendilerini böyle planlamıyorlar mı? Böyle hissedebiliyorlar mı? Buna uyabiliyorlar mı kendileri? Bunu anladıkları zaman bu memlekete hiçbir şey olmaz. Demek ki bizim kabahatimiz bu devleti kendine göre bir devlet kurmuşudur. Ülkemizde böyle bir travma var. Ülkemizde seksen milyon insan yaşıyor. Seksen milyon tane devlet kurulsun, olur mu öyle şey? Bir tane devlet olur. Bu devletin dediklerini yapacaksın. Devletinde vatandaşına kanatlarını gerecek, barışı, güvenliği tesis edecek. Bun da devlet adamları yapar...

        Yalnız şöyle bir durum daha var ki, devlet adamı ne kadar düzel yaparsa yapsın, günün birinde yapacağı küçücük bir yanlış bütün yaptıklarını götürür. Devlet adamlığının özelliği bu! Eyvah, ben bu kadar yaptım, hizmet ettim, alıp götürmüşler bunu. Ben sanki bir şey yapmamışım gibi bana davranıyorlar demez; özelliği bu. Bir yanlışınız bütün yaptıklarınızı götürür. Bunu peşinen kabul etmemiz gerek. Herhalde beş dakikalık süremi aştım, kusuruma bakmayın, . Saygılar sunuyorum.”

    -----------------------   

    EMEKLİ ALBAY ALP KIRIKKANAT’IN KONUŞMASI:

    “Evet sayın başkanım, teşekkür ediyorum bu imkanı verdiğiniz için, sizler gibi seçkin bir grbun karşısında olmaktan da ayrıca onur duyuyorum. Efendim ben emekli bir deniz subayıyım.1987 yılında Deniz Harp Oklundan mezun oldum. Tabi ş andaki bizim konumuz Devlet yönetiminde idarecinin rolünden hareketle ben şunu söylemek istiyorum. 1987 yılında donanmaya katıldığımızda gemilerimizin büyük bir çoğunluğu Amerika Birleşik Devletleri menşeiliydi; ya satı alınmıştı ya da hibe alınmıştı. Bizlerde o zaman genç subaylar olarak katıldığımız zaman, gemilerde subay salonları vardır, bizim ortak yaşam alanı. Yemek yediğimiz, televizyon seyrettiğimiz, konuştuğumuz… Birde komutanların kamaraları vardır. Tabi Amerikalar bir gemiyi teslim ettiklerinde her şeyi ile birlikte teslim ediyorlar. Bu kamaralarda sarı pirinçten sarı levhalar vardı. Levhanın üzerinde ş yazıyordu İngilizce olarak:”… “CAPTAİN WORD İS LAW” Yani: “Kaptanın sözü Kanundur.”

    Konumuzda Devlet yönetiminde idarecinin rolü olduğu için şimdi siz diyeceksiniz ki “Captain' word is law man!.” Astığınız asık, kestiğiniz kestik mi? Hayır! Burada ince bir nüans var. Nüansta şu: “siz denizin ortasında her şeyiyle Allah’la baş başa!... Soracağınız bir aracı yok, danışacağınız hiç kimse yok; denizin ortasındasınız, dokuz, on saatten önce size yardım gelmez. Sonuç itibariyle söylediğiniz her şey kanun kabul edilir ancak, her şey emir kabul edilir ancak, size bu yetki verilir; birde bunun sorumluluğu vardır. Ben burdan hareketle, devlet yönetiminde yöneticinin rolü kapsamında yöneticinin en önemli vasfının sorumluk bilinci vasfının olması gerektiği kanaatindeyim.

    Ben 2011 yılında emekli oldum. Emekli olduktan hemen sonra esasına girmeyeceğim sayın başkan Balyoz davası ile tutuklandım, 2 senede içeride... Biz o zaman kendi kurumumuzda yönetici arıyorduk, bun da söylemeden geçemeyeceğim. Bir insana sorumluluk vermekle, o insanın sorumluluk hissetmesi arasında çok büyük farklar vardır. Ben bunu tarihi örneği ile açıklamak istiyorum. General Patton, ismini duymuşsunuzdur. Generaldir bu. Bnn en büyük özelliği Normandiya çıkarması esnasında batıdan yapılırken bunlar General Montgomery ile birlikte güneyden, Sicilya üzerinden Almanya’yı sıkıştırmayı seçenlerden biridir. Bu General Patton, genç bir subayken, Amerikan akademisinde öğrenciyken buna Gelibolu’yla ilgili bir vazife veriyorlar, diyorlar ki: “Sen Gelibolu, kara muharebeleriyle ilgili bir etüt yap bakalım, karşılaştırmalı olarak. General Patton bu etüdü yapıyor. Bu etüd daha sonra adam ölüp gittikten sonra, 70- 80 li yıllarda bir Amerikalı Oramiral tarafından kitaplaştırılıyor, kitap haline getiriliyor ve ş anda da İş Bankası Yayınları arasında, ''Gelibolu Savunması, Bir Karagah Çalışması'' olarak görebilirsiniz. Burada çok önemli bir şey söylüyor, onu söylemeden geçemeyeceğim. O da şu, diyor ki: “İngiliz Subayları, Gelibolu’nun kara muharebeleri esnasında İngiliz komutanlar, o Gelibolu’nun Mart, Nisan soğuğunda çadırlarında önüne serilmiş haritalarda muharebeyi sevk ve idare etmeye çalışırken, diğeri… Diğeri dediği kim? Atatürk! Bizatihi askerinin başında, bizatihi cephede ve yerinde askerine kumanda ediyordu. Aradaki fark buydu” diyor.

         Şimdi buradan hareketle, sorumluluk duygusun ne olduğunu anlatmaya çalıştım. Eğer bir yöneticide sorumluluk hissi varsa ne vardır? 1-Kendine güven vardır. 2- Risk alır, bu çok önemli. 3’ncüsü, riski alan insan işi bilen insandır. Her türlü sorumluluğu alan kişi hesabını da vermekle mükelleftir, hesabı vermekten de asla çekinmez.

         Diğer taraftan, siz yönetici olarak astlarınıza, maiyetinize sorumluluğu aldığınızı hissettirdiğiniz anda o insanlar size güvenecektir. Sizin iş yaptırmanız çok daha kolay olacaktır. Ben gemilerde 13 yıl yönetimde bulundum. Beş yılı gemi komutanlığıydı. Gemi komutanlığım esnasında sevk ve idarede Türk askerinin bu özelliğine yakından şahit olmuşumdur. Atatürk’te o tarihlerde aynı şeyi yapıyordu diye düşünüyorum. Çünkü “Ben size ölmeyi emrediyorum diyen kişi, çadırdan veremez, bu mümkün değil. Zaten Patton’da aynı şeyi söylüyor. Adama sorarlar: “Sen ne yapacaksın diye?” yani sütre gerisinden; “Haydi çocuklar size ölmeyi emrediyorum!” denilemez, mümkün değil.

         Sonuç olarak, sorumluluk sahibi olmanın getirilerinden bahsetmiş olduk. Birde en son, şunu da ifade etmeden geçemeyeceğim. Değerli bir emekli komutanımız şunu söylerdi: “Yaptığınız işi yaz, yazdığın işi yap” derdi. Bu çok önemlidir. Çünkü siz yaptığınız işi yazarsanız, yazdığınız işi yaparsanız ilanı gücü olursunuz ve aynı zamanda sorumluluk sahibi olursunuz hemde işi resmiyetle birleştirirsiniz.

        Her şey için çok teşekkür ediyorum, bir cümle ile. Ben son iki yıldır deniz gücümüzle ilgili, bu konularla ilgili makaleler yazıyorum. Hatta bu konuda bir kitabımda yayımlandı. “Aklım fikrim deniz” müsaade ederseniz bu kitabımı başkanıma arz etmek istiyorum. Saygılar sunuyorum."

    BAŞKON GENEL BAŞKANI NURETTİN DOĞAN’IN KONUŞMASI:

    “Çok kıymetli divanımız, çok kıymetli hazirun, tabi ki konumuz çok çok önemli. Dünyanın en önemli kurumu olan bizim Türk Silahlı Kuvvetlerimizde bile komutanla beraber yönetim şekli değişiyorsa demek ki yönetici çok önemli. Yine örneğin Ankara’da bir belediye başkanından sonra yeni gelende bazı şeyleri değiştiriyorsa yönetici tabiki gerekli. Yine aynı hükümetlerde sadece örneğin Milli Eğitim Bakanımız ya da tarım bakanımız değiştiğinde politikalar da değişiyorsa yönetici önemli demektir.

    Ben Gençlik ve Spor Bakanlığında çok uzun süre üst yönetimlerde bulundum. Bırakın yöneticiyi, örneğin bir saha tanzimcisi, bir milli müsabakada veya bir kulüp maçlarında, voleybolda, basketbolda, güreşte rakibe saldırdığı zaman o ülkede kriz olur.

    Yöneticilik her alanda çok önemli! Hadi biz maçlarda kriz yaşıyoruz. Amerika gibi eğer oranın başkanı değiştikten sonra bazı politikalarda da değişiklik oluyorsa yönetici önemlidir. Bu uzar gider.

    İnsan olan her yerde hizmet, niyet insanımızda yeterli olursa problem yok. Çalışanda hata olur. Ama kasıt oluyorsa sıkıntı vardır. Bu bakımdan bu akşam saatlerinde sizden bu değerli vakitlerinizi çalmamak için sözlerime son veriyorum, bu organizasyonda emeği geçen herkese teşekkür ediyorum. saygılar sunuyorum.”

    RAHMETLİ ÖZAL’IN DANIŞMANLARINDAN NİHAT AYTÜRK’ÜN KONŞMASI:

    “Sayın başkan, muhterem hanımefendiler, beyefendiler. Hepinizi sevgilerimle, saygılarımla selamlıyorum. Beni buraya ilk defa davet eden Afyon eski milletvekilimiz sayın Müjdat Kayayerli beyefendiye ve kabul eden ve bu teklifi kabul eden başkana huzurlarınızda teşekkür etmek istiyorum.

    Yöneticiliğin ve devlet adamlığının doksan dokuz vasfı, özelliği, sorumluluğu vardır. Ben bunlardan sadece iki tanesini söyleyeceğim. Bunlardan birincisi, tabi yasa gereği kurumu, görevi, mesleği temsil etmek; devletin, kurumun, mesleğin onurunu, haysiyetini, şerefini itibarını korumaktır.

    Osmanlıda devletin itibarını, şerefini düşüren adamın cezası idamdır. Türkiye Cumhuriyeti, Personel Kanunu 9. Maddesinde memuriyetten ihraçtır. Herkes; odacısı da, Cumhurbaşkanı da, Memur da, müdür de, genel müdürde önce temsil yeteneğinden seçilir. Birinci görevi, devleti ve görevi temsil etmektir, haysiyet ve şerefini korumaktır. Bu itibar ve şerefte, davranışla korunur, davranışla kaybedilir.

    Mussolini sefirini göndermişler Atatürk’e. Muğla ile Akdeniz’i istemiş. Çünkü Muğla, Aydın, Antalya Akdeniz cennetin köşesidir. Cennet olduğunu 1919 işgalinde gördüler. 1937 de tekrar istediler. Atatürk’te hemen kalkar yan odaya geçer, Mareşal Üniformasını ve çizmelerini giyer ve tekrar gelir, “Şimdi konuşabiliriz sefir hazretleri! ”der. Ve o anda sefir mahcup olur, özür diler terk eder. İşte temsil bu!

    İsrail büyükelçisi randevu alır İstanbul Üniversitesi Rektörü Mesut Parlak Hocadan, içeri girer; yanında bir kişi daha vardır. “Yanınızdaki kim?” der rektör hoca. Büyükelçi: “Korumam!” der. “Öyle mi, ziyaret burda bitmiştir!” der ve kapı dışarı eder. Dışarı çıkarken derki: “Burası müstemleke değil, İstanbul Üniversitesi!” der. İşte devletin itibarını, şerefini korumak budur. Yoksa güçlü karşısında iki büklüm olmak değildir. Meydan okur vaziyette Dik durmaktır. (vücut dili ile bu hareketleri göstermiş ve alkış almıştır.)

    Yöneticinin ikinci görevi, çok çalışmak değildir. Gece üçte yatmak değildir. Sabaha kadar uyumamak değildir. Çok çalışmak beceriksizliktir. Uymamak tamamen beceriksizliktir.

    Bakın Cem Kozlu, Havayolları Genel Müdürü. Avrupa’da şirkette çalışırken Genel Müdür bir bakmış Cem Kozlu içeride çalışıyor. “Beyefendi, burda kahramanlar çalışıyor, çalışmanı beşe kadar bitir, bitiremezsen burada işin yok.” demiş. Genel müdür beşte işini bitirir çıkar gidermiş.

    Bir bakanla yemek yiyorduk, eski bir bakanla. Yemek yerken bana ne dedi biliyor musunuz? “Ben eski bakanlarla, eski valilerle, eski paşalarla konuşmayı sevmem” dedi. “Niye sevmiyorsunuz?” dedim. “Hep anılarını anlatırlar, hep yaptıkları işleri anlatırlar!” dedi. “Sizin yaptığınız iş yok mu?” dedim. “Bir kişinin işi çok çalışmak değildir, dirilik yapmaktır; aldığını ikiye katlamaktır. Bu günü düşünmek değil, yarını düşünmek değil, yüzyılın ötesini düşünmektir; Atatürk gibi, Fatih gibi, Hazreti Muhammet gibi, Özal gibi… Bu günü düşünen adam yarın biter, bugünü düşünen adam ekmek parası için çalışıyor demektir.”

        Bakınız, Hazreti Muhammet cahiliye çağını kapatmış İslam çağını açmıştır; Fatih orta çağı kapatmış, Yeniçağı açmıştır. Daha on yedi yaşındayken, “Ey İstanbul ya sen beni alırsın, ya ben seni alırım!” demiştir.    Atatürk, Osmanlının külleri üzerine yeni bir devlet kurmuştur, modern bir devlet kurmuş, modern bir millet kurmuştur; yüz yıllık ötesine bir hedef koymuştur.  Rahmetli Menderesi Demirel, Özal’da Türkiye’de çağ atlatan adamlardır. Oy verse de vermese de bugün hepsinin arkasından Fatiha okunuyor.

    1982’de Rahmetli Özal’ın danışmanıydım sayın Mehmet Keçeciler'le  birlikte. Türkiye’nin yeniden yapılanmasında çalışıyorduk Başbakanlıkta. Ben solunda, Keçeciler de sağında oturuyoruz yuvarlak masada. O sırada Tariş Genel Müdürlüğünden telefon geldi. Yöneticilerin ve devlet adamlarının gelen telefonları misafirlerin yanında konuşması kadar büyük suç yoktu, çünkü ben aynen duydum. Ya müsaade istenirdi adam dışarı çıkarılır, ya da müsaade istenir yan odaya geçilirdi. 30 santim mesafe var. İzmir Tariş Genel Müdürü. Ne dedi biliyor musunuz ? “Sayın başbakanım, vatandaştan, Manisa’dan üzümü 150 liradan aldık, Yunanistan 125 lira veriyor, satamıyoruz, elimizde kaldı.” Dedi. Ne yapacaksınız” dedi. Rahmetli Özal, Maliye Bakanına sorayım, Cumhurbaşkanı’na danışayım demek yerine o saniye, “Sen Yunanistan’a 125 liraya sat, ben sana 25 lirayı gönderiyorum, önemli olan Avrupa Birliğine girmek!” dedi. o anda o kadar üzüldüm ki. Hazineyi 25 lira zarara soktu diye o kadar üzüldüm ki… Daha önce Başbakan Ulusu’nun danışmanıydım, gideyim bunu başbakana söyleyeyim diye vicdan azabı çektim. Çünkü söylesem de kötü, müzevirlik; söylemesem de kötü hazine zarara giriyor. Ama bir hafta böyle azap çektim. Bir hafta sonra ya üzüm satılmazsa Tariş zarar edecek, üzüm çürüyecek Tariş zarar edecek. Satılırsa hiç değilse döviz gelecek dedim, kimseye söylemedim; hayatım boyunca söylemedim.

    Ama 1987 Aralık ayında Fransa, Almanya, Hollanda, Belçika, İsviçre’ye gitmiştim; neyi göreyim? Bütün marketlerde pazarlarda Manisa’nın üzümü, Giresun’un fındığı, Aydın’ın kuru inciri, hatta Malatya’nın kuru kayısısı ve Nevşehir’in Balkabağını gördüm. “Özal ne büyük adammışsın!” dedim. Ve o zaman takdir ettim. Ve ben ne kadar küçük adammışım ki hazineyi zarara soktu diye düşündüm, ama Allah korudu şikâyet etmedim. Şimdi övünüyorum. Ruhuna Fatiha okuyorum.

    Tabi her büyük adamın hatası da olur, rahmetlinin de hatası oldu; Rusya’ya gitti, Türk Cumhuriyetlerine anayurda ortaklık dedi. o zaman Fransa’daydın 1982 de. Dünyanın en büyük Cumhurbaşkanı Mitterrand dedi ki: “Başımıza ikinci Osmanlı İmparatorluğu geliyor, hemen Avrupa Birliğine alalım, içimizde eritelim ” dedi. Eritmeye kalmadı, rahmetli şehit oldu. Ruhuna Fatihalar okuyorum, saygılar sunuyorum."

    İKİNCİ BÖLÜM

    Oturum Başkanı Abdülkadir Sarı. “Burada konuşmalarını şiirle anlatan değerlerimiz var. Bunlardan birisi de sayın Leyla Yıldırım Hanımefendi. Şirini okumak üzere kendilerini kürsüye davet ediyoruz.

    ŞAİR-YAZAR LEYLA YILDIRIM’IN TAKDİMİ VE ŞİİRLERİNDEN BİRİNİ OKUMASI  

    “Hepinize iyi akşamlar diliyorum ben. Arkadaşlar “Vatan” deyince akan sular durulur diyorum ben. Özgeçmişimi kısaca anlatıyım izninizle.   İsmim Leyla Yıldırım, mahlas olarak “Leylican” olarak tanınan şairim. Çorum Uğurludağ doğumluyum. 35 yıldır Ankara’da ikamet ediyoruz. Bir şiir sevdalılığı tuttu bizi. 5 yıldır şiir yazıyorum, bir tane şiir kitabım var. Ve “aşk-ı Vatan” diyorum.”

    AŞK-I VATAN

    Tek bir lokma bölünür amma Vatan bölünmez!

    Konu vatan değilse her aşk’a da ölünmez

    Bilen varsa söylesin vatandan başka vatan

    Ya da çıksın göstersin sılasını unutan

    *

    İnancım kadar kutsal gözüm kadar kıymetli

    Ölüm var da geçmek yok bu aşık tam niyetli

    Ne buyruluyor bize Bakara süresinde (190.)

    Ölmek vatan içinse yatarım sinesinde!

    *

    Yâr’dan ser’den geçilir vatandan vazgeçilmez

    Şehadetin şerbeti zahmetsizde içilmez

    Yiğit gurbete çıksa sinesine taş bağlar

    Derdin ne diye sorsan vatanım diye ağlar

    *

    Bülbülü yuvasından kovsan geçermi serden

    O yeniden dirilir; o gün öldüğü yerden

    Fedakarlık pusatım çile çekmek emelim

    Vatan benim beş duyum kolum kanadım elim

    *

    Mücahit’ler savaşır cephelerde hak için

    Verdiği mücadele onur, şan, bayrak için

    İhtilafı aykırı buyurdu ol Muhammet (sav)

    İhtikadı Mezheble toplandı Ehl-i sünnet

    *

    Şehit olup ölene bir ömür minnettarım

    İş başa düşer düşmez şüphesiz bende varım

    *

    İmanım var göğsümde bakma görüntüme sen

    Kül olmaya razıyım hudut cehennem desen

    *

    Vatan için çekilen zulüm olur mu zulüm

    Konu vatansa eğer buyursun gelsin ölüm

    *    Oturum başkanı Abdülkadir sarı: “ Efendim, bu güzel organizasyonun sağlanmasında emeği geçen Ankara Meclisi Derneği Koordinasyon kurulu Başkanı sayın Hüsnü SAĞUN ve hem organizasyon hem de ikramların tamamını temin eden-daha doğrusu tüm masrafları karşılayan sayın Mehmet Ergün Demirtaş’a huzurlarınızda teşekkür ediyor, minnet ve şükranlarımızı sunuyoruz.

    -----------------------

    Ara öncesi dışarıda olduğu için konuşmasını yapamayan Başkent Ankara Dernekler Federasyonu Genel Başkanı - MHP Ankara Büyükşehir Belediye Meclisi Üyesi İdris Yavuz Cengiz konuşmalarını şimdi yapacaklar.

    İDRİS YAVUZ CENGİZ’İN KONUŞMASI:

    “Sayın divan, değerli misafirler, hepinizi saygı ile sevgi ile selamlıyorum. Öncelikle, Elazığ ve Malatya’da gerçekleşen deprem felaketinde şehit olan kardeşlerimize Allahtan rahmet diliyorum. Yaralılara da acil şifalar diliyorum.

    Değerli misafirler! Ben Ankara Dernekler Federasyonu genel başkanıyım. 99-2009 da Çamlıdere Peçenek belediye başkanlığı yaptım. Gücümüz yettiğince, imkânımız olduğu kadar memleketimize ve milletimize hizmet etmeye bu güne kadar devam ettik. Son yıllarda hem federasyon başkanlığı yapıyorum, Milliyetçi Hareket Partisinin yetkililerine teşekkür ediyorum, bizi bu görevlere layık gördüler. Şu anda hem Kahramankazan’ da hemde büyükşehir meclisinde görev aldık, görevimize devam ediyoruz. Amacımız, siz değerli kardeşlerimize, hemşerilerimize hizmet etmek için gecemizi gündüzümüze katarak mücadelemize devam ediyoruz. Ben burda bizi bu organizasyonun içine dahil eden öncelikle Mehmet Akyol abime teşekkür ediyorum. Bizde bu karenin içerisinde yer almış olduk. Bugün sizlerin karşısına çıktık. Ben daha fazla zamanınızı, vaktinizi almak istemiyorum. Fakat şöyle bir şey var. Ben Milliyetçi Hareket Partisi Büyükşehir gurup başkan vekilimiz Murat Ilıkkan ile beraber katıldık, aynı zamanda Gölbaşı Belediye Başkan Yardımcımız. O da benim misafirim olarak, sağ olsun o da beni kırmadı, geldi, ben beş dakkanın kalanını başkanıma veriyorum, hepinize saygılarımı, sevgilerimi sunuyorum. Teşekkür ederim.”

     

    MHP ANKARA BÜYÜKŞEHİR BELEDİYE MECLİSİ GRUP BAŞKAN VEKİLİ MURAT ILIKKAN’IN KONUŞMASI:

     

    “Sayın başkanım, sevgili misafirler, hepinizi saygıyla, sevgiyle, hürmetle selamlıyorum. Ben her şeyden önce bu organizasyona ev sahipliği yapan, böyle etkin simaları bir araya getiren organizasyon sahiplerine, sivil toplum kuruluşlarına teşekkür ediyorum. Çünkü Ankara gibi siyaset çarkının ağır döndüğü bir şehirde sivil inisiyatif kurabilmek, ortak payda oluşturabilmek çok önemli bir olgudur.

     

    Gerçi Ankara’mız, tarihe baktığımızda sivil toplum kuruluşlarına yabancı bir şehir değildir. Binlerce yıldır birçok medeniyete ev sahipliği yapmış şehrimiz, bir dönem Selçuklulardan sonra ahi cumhuriyeti tarafından yönetilmiş bir şehirdir. Sivil toplum örgütü tarafından yönetilmiştir. Bu nedenle bu şehrin genetiğinde, kodlarında bu vardır. Demokrasiye açıklığı da bundandır. Mustafa Kemal Atatürk’te bir gazeteye beyanında, “Ben Ankara’yı coğrafya kitaplarından değil, tarih kitaplarındaki cumhuriyet destanlarından öğrendim.” belirtmiştir.

    Şimdi ben hem Ankara Büyükşehir Belediyesinde meclis üyesiyim, Milliyetçi Hareket Partisi Grup Başkan vekiliyim, hemde Gölbaşı Belediyesinde Başkan yardımcısıyım. Yani aslında bu devletin kurumların, vatandaşa en alt basamaklarında birinde temas ettiği birinde yöneticilik vazifesi görüyorum. Her ne kadar vazifemiz küçük olsa da sorumluluğumuz eşdeğerdedir. Şimdiye kadar dinlediğim portreler birbirini tamamlaya tamamlaya geldi.

    Aslında devlet ve idareci nedir, diye başladığımızda aslında devletin idaresi hukuktur. Hukukun olmadığı yerde hiçbir şey olmaz. Vatandaşlık gibi bir bağı, aidiyet bir bağı ve dolayısıyla bir sözleşme niteliği taşımaktadır. Bunda tesis eden üç hukuk prensibidir. Az önce komutanımın da dediği gibi belirttiğimiz hukuk evrensel hukuktur. Denizde hukuktur, karada hukuktur, havada da hukuk geçerlidir.

     

    Biz her şeyden önce bu meclisin birer fertleri olarak, vatandaşlık bağıyla, bu hukuku doğru bir şekilde işletmemiz, evrensel hukuka saygı gösterip, hem idareciler olarak, herkesin birebirine karşı görevleri ve sorumlulukları vardır.

    Burda bunca devlet büyüğünün yanında büyük sözler söylemek istemiyorum ama çok güzel bir söz vardır ya: “Devletin olmadığı yerde devlet gibi adamlar türer.” Bu bir anlamda hukukun olmadığı yerde kendi hukukunu işleten insanlar türer. O yüzden hukuka sahip çıkmayı, ona riayet etmeyi benimsemek çok önemli bir şeydir. Çok önemli bir kent, çok önemli bir medeniyet, mirasçıları ve bir sonraki nesillerin emanetçileri olarak hukuka sahip çıkmamız gerekmektedir.
    ,
    İlk defa katılıyorum böylesi toplantılara ilk defa tanıştığım insanlar oldu. Bu birlikteliklerde olmaya çalışacağım. Bu birlikteliklerin çoğalması, gerçekten devletimizin saygınlığını ayakta tutacak birlik ve beraberlik mesajları çıkararak artmasını temenni ediyorum, kimsenin de zamanını çalmak istemiyorum, teşekkür ediyorum.”

    Oturum Başkanı Abdülkadir sarı, “Değerli konuklar isterseniz bir şiir daha dinleyelim. Her zaman yanımızda olan değerli çalışma arkadaşımız Murat Bey, Murat Duman!"

     

     ŞAİR, YAZAR- MURAT DUMAN ŞİİR OKUDU 

     

    “Bu kadar değerli insanın karşısında konuşmaya gerek yok, şiirim beni anlatsın. Saygılar sunuyorum.

     

    BÖYLE YAZILMIŞ
    Topladım çıkardım ne kaldı elde,
    Yıllarca koştuğum boşaymış meğer
    Kalmadı bahçemde bülbülde gül de,
    İki gözüm birden şaşaymış meğer…

    Görmeden baharı hazana girdim,
    Şu fani dünyaya çok emek verdim,
    Belki de bilmeden gönüller kırdım,
    Ömrün akış yönü kışaymış meğer…

    Zehir sundu zaman bal diye içtim,
    Seneler yıprattı ben benden geçtim,
    Kalbim isyanlarda riyadan kaçtım,
    Vefasız şu nefsim maşaymış meğer…

    Sönerken ateşim küllerim kaldı,
    Hüzünlü gözlerim yaşları saldı,
    Yöneldim maziye aklımı aldı,
    Pehlivan oluşum tuşaymış meğer…

    Seven dostlar gelip selam verdiler,
    Hoş muhabbet edip hatır sordular,
    Kaybolan yıllardan güller derdiler,
    Hayatım bir anlık neşeymiş meğer…

    Çarşıdan aldılar bir beyaz astar,
    Kalbim yangın yeri yârini ister
    Dünyada kalanı gel bana göster,
    Adresim mezarda köşeymiş meğer…

    Çalıştım didindim boşa koydular,
    Soydular bedeni yaşa koydular,
    Toprağı kazarak taşa koydular,
    Yıllarca koştuğum taşaymış meğer…

    Duman oğlu der ki dumanım tütmez
    İçimde yangın var kederim bitmez,
    Güneş ufku aştı sözüm kâr etmez,
    Toprağın arzusu başaymış meğer…

     

          BAKAN CENGİZ ALTINKAYA'NIN KONUŞMASI:

    “İyi akşamlar divan, sevgili misafirler! Bende afeti yaşayan Elazığ ve Malatya’da ki kayıplarımıza başsağlığı diliyorum. Yeni yılınız, mutlu olsun, başarılı geçsin dileklerimi sunuyorum. Bugünkü başlığımız idarecilik ama idare-i maslahatçılık değil herhalde, yöneticilik. Ne yapılması lazım, nasıl davranılması lazım, maç yönetmek için biraz futbol hukukundan anlamak lazım. Biraz tribündeki seyircilerin ruhi Hali yeti ne diye dikkate almak lazım. Efendim, meclis başkanı olarak meclisi yönetirseniz Hasan Korkmazcan gibi…

    Milletvekilleri acaba kendi aralarında sohbet mi ediyor, yoksa hatibi mi dinliyor yoksa başka bir şey mi dinliyor ona dikkat etmemiz lazım. Yani yöneticiyiz, topluma göre, yönettiğimiz durma göre onlara yaklaşmak, aynı zamanda empati de kurmak, zaman zaman onların yerine geçip ona göre tutum ve davranış içinde olmamız gerekir diye düşünüyorum. Tabii ki yöneticilerde o mevkie uygun bir eğitim, tecrübe ve liyakat vazgeçilmez olması lazım. Bunu dikkate almayan toplumların başına gelenleri de tarihte gözüküyor. Ekonomik olduğumuz birçok dönemlerde liyakati esas alan padişahlarımızın yönetiminde, yükselen, büyüyen bir imparatorluk, dikkate alınmadığı dönemlerde, sarayda entrikalarla yöneticilik yapan padişahların dönemlerinde de, gerileme, duraklama, parçalanma ve sonunda da Türkiye’nin yeniden doğması...

    Dolayısıyla: “bizim, bizdendir…” anlayışıyla yapacağımız tercihler ileride başımıza büyük dertler açacaktır. Ülkenin yönetiminin en başındakilerin uyması gereken birinci kalite yöneticilerde liyakati esas alması gerekir.

    Türk siyasetinde, Türk siyaseti ülkenin kaderine hükmeden kurumdur. Siyaset kurumu da maalesef milletimizin saydığı, sevdiği, güvendiği bir kurum olamamaktadır. Bir zamanlar aktif siyaset yapmışım, şimdi potansiyel olarak bir kenarda mola yapmışız ama gördüğümüz, yaşadığımız tecrübelerle sabit ki sistemimiz, siyasi partiler kanunundan gelen seçim sistemimizden ötürü maalesef çok kaliteli bir siyasi yönetim yok. Nasıl olur, çaresi nedir? Çaresi var aslında. Ama yönetimi eline geçiren genel başkan onu kaybetmemek için bütün partilerimizde bu böyle devam eder gider.

    Mesela 1991 seçimlerinde Türkiye’de bir 2 kat adayla bir seçim yapılmıştı. Ben bu gün parti kurmaya niyet edenlere bir televizyonda da tavsiyelerde de bulunmuştum. Mesela dedim ki; o seçimde, tercih sistemiyle yapılan bu seçimde listeden alttan yukarıya kimler çıkmış, o listede durumunu kimler korumuş, onları toplayın, onlara bir şeyler sorun; onları danışman yapın, çünkü onlar milletin aynası olmuş; güzel bir testten geçmiş…

    Mesela Ali Babacan bana bugünlerde sorsa “ne yapayım?” diye bu günlerde. Arayıp sorduğu yok ta! Ya git 1991 seçimlerindeki o 15, 20 kişiyi, elli kişiyi bul onlarla birkaç saat geçir derim. Dolayısıyla tecrübe yaşamış bir milletiz. Birçok badireler de atlatmışız. Devleti oluşturan bütün kurumlarımızın sağlam olması, büyümesi, gelişmesi tabi ki esastır.

    Yönetici geldi bir makama oturdu, siz bir kere geçmişte ne olmuş bitmiş onları bi kenara atar, bir emanet yüklendiğini bilir ve ona göre çalışır ve bir gün gelip o emaneti bırakacağı bilinciyle de iz bırakmaya çalışır. Tuğla üstüne tuğla koymaya çalışır. Bunu yapabilmesi içinde tabi ki eğitiminin donanımının yerli yerinde olması gerekir. Bunları tabi ki idarecilik fakültelerinde ders olarak anlatırlar.

    Biraz önce Nihat Bey Turgut Özal’la ilgili ok güzel anekdotlar anlattı. Turgut Özal çok çalışırdı tabi, o sabah üç buçuklara kadar çalışırdı. Çalışırdı; çünkü çok iş birikmişti. Özal’dan önce ülke yönetimi maalesef statüko dediğimiz idare-i maslahatçılık yapardı. Yani günü geçiştirirdi. Bir olay zuhur ettiği vakit, bi bekleyelim görelim, bi bekleyelim görelim… “Bekle gör politikası” uygulanırdı. Özal ataktı, pragmatikti, pratik çözerdi. Mesela, Türk Havayolları geçtiği için anlatayım bir konuyu. O zamanlar okyanusu geçemiyorduk. Buradan ancak Londra’ya kadar uçabiliyorduk. Cem Kozlu genel müdür. Türkiye de atakta. Başbakana geliyor yönetim olarak, talepte bulunuyor. “Efendim!” diyor. “Eğer müsaade ederseniz biz üç tane eirbas uçağı alalım; Amerika’ya çalım, Japonya’ya çalım… Turgut Özal biraz durduktan sonra onları da şaşırtacak bir şekilde “Öyle şey mi olur?” diyor. Onlar reddedecek sanıyorlar. “Üç tane nedir ki?” diyor. “Siz on tane proje getirin, on tane çak alalım; başka yerlere de uçun, her yere uçun...” Cem Kozlu onu kitabına da almıştır, çokta anlatır.

    “Vizyon sahibi” olmak gerekir. Sözü oraya getireceğim. Yönetici uzun vadeli cesur kararlar da alabilmelidir. Bunu yapan yöneticilerimizin bazı kararları elbette bazen eleştirilmiş te olabilir. Bazı kararları yanlış da olmuş olabilir.

    Hiç hata yapmayanın hiç icraatı da yoktur.

    Onun için hata yapmaktan, icraat yapmaktan çekinmesin hiç kimse. Ama hata üstüne hata yaparsa o zaman millet kaybeder. Bilerek ve kasten yaparsan o zaman suç işlemiş olursun. Bütün bunlar bizim kanunlarımızda yönetmeliklerimizde zaten yazılmıştır. Ülkemizin anayasası, kanunları, kurumları, yönetmelikleri ve tabiki kişinin kabiliyetleri yerli yerinde uygulandığı zaman o yönetim tadından yenmez.

    Hepinize teşekkür ediyorum, saygılar sunuyorum.”

    ...........

     

    ŞAİR YAZAR ERDAL ERÇİN 'İN OKUDUĞU ŞİİR 

    “Konu kam idaresi olunca, ona yönelik bir şiir seçmek istedim ama benim şiirim aileden bir örnek. Daha önce babam sağ iken biz kalabalık bir aileydik. Ailemizi çekip çevirirdi, ondan sonra idareyi kardeşim ele aldı…”

     

    SİTEM!

    (MİRASYEDİ BİRADERE)

    Köyü sattın doymadın duydum ki sıkışmışsın
    Ambara bak ordadır nenemden eleği sat
    Yeğenlerle hırlaşmış gelinle takışmışsın
    Bitmemiş nohudu sat
    Ermemiş keleği sat

    Kırkıldığı koyunun üç katı ömür sürmüş
    Kim bilir kaç cenaze kaç düğün kaç toy görmüş
    Ebem kuzu güderken hem eğirmiş hem örmüş
    Dedemin on iki ay giydiği yeleği sat

    Bibim haziran sonu tuzlu suda ıslardı
    Çökelek yağ doldurur bir köşeye yaslardı
    Göğsüne kaş göz çizer insan gibi süslerdi
    Yerini anama sor tulumu küleği sat

    Çilli tan ağardımı çitin üstüne çıkar
    Bir ü-ürü tutturur köyü başına yıkar
    Belki kokoş bir hanım alır göğsüne takar
    Başından ibiği sat
    Kıçından teleği sat

    Kendin eksen yetişmez ayrıktan beş beterdi
    Sabah öğlen ve akşam üç öğün ye yeterdi
    Damın ardına dolan küllükte bol biterdi
    Alan bulgur doldursun topla efeleği sat

    Et yolda yayan kalır doğrudan kana gider
    Kemiğe kasa yarar güç verir cana gider
    Cahil arar bulamaz dağa ormana gider
    Harman yeri ocağı kuzu göbeleği sat

    Sende her numara var seç beğen tevir tevir
    Sana akıl ne lazım cinsin bir dümen çevir
    Ya bir hokus pokus çek dağı dereye devir
    Ya tut çarkıfeleği ya bizzat feleği sat
    Erdal Ercin.

    .......

    KIZILCAHAMAM ÇAMLIDERE DERNEKLER FEDERASYONU GENEL BAŞKANI SELÇUK SOLMAZ’IN KONUŞMASI:

    “Sayın divan, sayın başkanım, değerli katılımcılar, hepinizi saygıyla, sevgiyle selamlıyorum.

    Bu tür toplantıların öncelikli amacı birlik ve beraberliğin sağlanması; eğitim, kültür değerlerimize ivme kazandırmak en önemlisi de son yıllarda en önemli istifade eden üretim ve üreticilerdir.

    Bu sebeple biz faaliyetlerimizde önce okumak, sonra çalışmak ve neticesinde de üretmeye önem veriyoruz. Bu bağlamda devletin çeşitli kademeleriyle görüşmeler yapıyoruz. Yakında yaptığımız çok önemli projeleri açıklayacağız.

    Hassasiyetle üzerinde durduğumuz “Şehirden köye dönüş” çalışmaları çok büyük ilgi görmüş ve devlet ve ilgililere ışık olmuştur.

    Her ayın son Salı günü yapılan bu toplantıları çok önemsiyoruz. Çünkü bu toplantılar, birlik- beraberliğin tesisi konusunda son derecede önem arz ediyor.

    Değerli katılımcılar, son yılarda dünyanın en önemli canlısı arılar seçilmiştir. Arıları üzerine biraz konuşmak istiyorum. Sebebi de şu: Arılar sadece bal yapan, ya da arı ürünleri üretmek değil. Arılar ekosistemin devamlılığı için, Türk tarımının geleceği için ve tüm canlıların geleceği için çok önemli yaratıklardır. Bu canlıları arılarla üretim yaparak, hem ülke ekonomisine, hem eko sisteme, hemde doğal dengeye çok büyük katkılar sağlayabiliriz.

    Tabi ki ben proje üzerinde konuştuğum için burda normal konuşmamı yaptım. Projelerimizi daha uygun bir zamanda hep birlikte arz edeceğiz. Bu güzel ortamda kattığınız güzelliğe emeği geçen değerli katılımcılara huzurlarınızda teşekkür etmek istiyorum. Sözümü de bitirirken, Hazreti Mevlana’ya sormuşlar: “Mevlana hazretleri, bu kadar çok okmuşsunuz, bu kadar çok gezersin, ne bilirsin?” Mevlana Hazretleri şu kelimeyi kullanmış: “Haddimi bilirim!” zamanınızı çalmamak istemiyorum, teşekkür ederim.”

    ------------------------------

    OTURUM BAŞKANI Abdülkadir Sarı, “Saygıdeğer konuklar, bu bölümde kendisini ülkesine ve milletine adamış, Türk Siyasi Tarihini çok iyi bilen, çok iyi değerlendiren ve siyasete atılmak isteyenlerin mutlaka kendisini dinlemesi gerektiğine inandığım, Yüce Meclisimizde başkan vekilliği yapan, 3 dönem değil mi sayın başkanım? Dört dönem Denizli Milletvekilliği yapan, ayrıca yeni parti kurulma gündemde olduğu için söylüyorum, o tarihte de Adalet Partisinden ayrılarak Demokrat Partinin Kurucular Kurulu Üyesi. Sadece siyasetçi değil, aynı zamanda devlet adamı; Meclisimizin Başkan Vekili Sayın Hasan Korkmazcan’ı davet ediyorum. Buyurun başkanım!”

    ---------

     TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ ESKİ BAŞKAN VEKİLİ HASAN KORKMAZCAN'IN KONUŞMASI:

    “Sayın başkan, değerli konuklar, sonlara kalmanın bazı sıkıntıları var. Çünkü sizden önce konuşanlar birçok konuyu paylaşmış olurlar ve size birçok çağrışımlar uyandırırlar, bunların arasından hangilerini seçip bu kısa zamanda değerlendirmek güçleşir.

    Ancak şöyle başlıyayım. Mehmet Akyol Demokratik Partinin kuruluşunun 49. Yılı bu sene. 49 yıldan beri Demokratik Parti ruhunu tek başına yaşatmaya çalışan mensuplarımızdan biridir. Başka Demokratik Partili gençlik kollarında bulunmuş arkadaşlarımızda var aramızda. Bu ister istemez beni eski günlerden bahsetmeye mecbur ediyor. Hâlbuki bir konuşmacı “eski siyasetçiler yan yana oturma, hep hatıralarını anlatıyor, can sıkıyorlar” demişti. Şimdi acaba bende eskilere gidersem can sıkıcı olur muyum endişesi içerisindeyim.

    Bununla beraber çok eskilere gitmeyeceğim. Bugün devlet kavramı çok konuşuldu. Artık günümüzde tarihi belgelerin ortaya koyduğu bir gerçek var. Devlet zannedildiği gibi beş bin yıl önce Sümerler tarafından icat edilmedi. Devletin en az on beş bin yıllık bir geçmişi var. Ve bu devleti Türkler kurmuşlardır. Devlet demek, önce “töre” demektir. Bir organizasyon demektir. Bir geleceğe dönük program etrafında birleşmek demektir.

     

    Atalarımız, on beş bin yıl önce Kuzey Doğ Asya’da bir araya gelmişlerdir. Yüzlerce, binlerce yıl yaşadıkları bu bereketli topraklardan ayrılmak zorunluluğu çıkmıştır. O zorunluluk karşısında ne yapacaklar, bunları değerlendirdiler.

    Ben bu on beş bin yıl geçmişte bir tek gerçek devlet oldu diyorum,

    “TÜRK KURULTAY DEVLETİ!”

    Çünkü o devletin kuruluşu bütün vatandaşlarının kararıyla oluştu. Bir kısmı Bering Boğazından, günümüzdeki denizlerin seviyesinden 140 metre daha aşağıda olduğu için denizler, kara yoluyla Amerika’ya geçtiler.

    Amerika’da MAYA, AZTEK, İNKA Medeniyetlerini kurdular. Çünkü “Kurultay” geleneğine sahiptiler. Hep birlikte karar veriyorlar, bir programa bağlıyorlar ve disiplin içinde o programın gereğini yapıyorlardı, üç ayrı medeniyet kurdular Amerika’da.

    Şimdi bu Amerika’daki soyu tüketilen “KIZILDERİLİ” Kardeşlerimiz bizim gerçek kardeşlerimizdir. Bizim tarihimizi ayakta tutan, tarihimize temel teşkil eden canlı kanıtlardır. Çünkü son üç yüz yıldan bu yana dünya medeniyetini beyaz insanlar kurmuştur. “Dünya medeniyeti İndo-Germen, İndo-Avrupa, Yunan ve Roma Medeniyetiyle başlamıştır” diyenler hiç olmazsa bunlara sahip çıkamıyorlar. Yani Mayalar bizim atamızdır diyemiyorlar. İnkalar, Aztekler bizim atamız diyemiyorlar. Ama Avrasya’da ve Afrika’da ne varsa hepsine sahip çıkıyorlar. Ne iyi şey varsa onun sahibi mutlaka beyaz insandır. Niye böyle yapıyorlar? Çünkü “medeniyeti biz kurduk” diye sahip çıkarsanız, o medeniyetin nimetlerinden ancak bizler yararlanırız, o medeniyet sofrasına ancak bizler otururuz, soframızdan kemik kalırsa size veririz diyorlar.” İnsanlığa yaptıkları muamele budur. Çünkü bizim atalarımızın anladığı “Türk Kurultay Devleti” yoktur.

    Değerlendirirsek, bunu yeniden tarif edersek: Amerika mesela bir devlet değildir. AMERİKA ŞİRKETTİR! Gizli örgütlerin yönettiği, kâğıt üzerinde bir kumarhanedir, bir ticarethanedir. Ticarethane bile ahlaklıdır.

    Düşünün şimdi Amerika’yı temsil eden bu güç dünyayı yedi defa yok edecek güç var elinde adamın Afganistan meselesini konuşuyor geçenlerde bir yerde, “Mesele kolay!” diyor. “On milyon insanı öldürmeyi göze alsam Afganistan meselesi hallolur.” Diyor. Bulduğu çözüm bu. Batı medeniyetinin geldiği nokta bu! Bu eli kanlı adamlara Avrupa’dan da hiç kimse “hayır!” diyemiyor. En güçlüsü Avrupa devletlerinin Almanya, işgal altında! Şu anda 80 bin Amerikan askeri var orda.

    Irak’ın malum var, çıkamıyorlar oradan. Iraklılar en azından bir gazeteciyi ortaya çıkardı, Bush’un kafasına ayakkabı fırlattı. Bu bizim toplumumuzda ayakkabı fırlatmak, mermi fırlatmaktan çok daha ağır hakarettir, bu hakarete uğrayan Amerika geçenlerde İran’ın yaptığı saldırı sonrasında, “Ortadoğu’da artık Türkiye’ye ihtiyacımız kalmadı, biz Kuzey Irakta bir üs oluşturuyoruz; bu bölgenin en büyük askeri üssünü oluşturuyoruz, büyükelçiliğimizi orda oluşturacağız.” Demişlerdi. İran’ın saldırısında bize hiçbir şey olmadı birkaç hurda arabaya isabet etti demişlerdi. Şimdi ortaya çıktı 32 Amerikan askeri kafayı oynatmış bu saldırı sonucunda; tedavi görüyormuş.

    Devlet sahibi olmak farklı bir şeydir, sömürülen bir refahın paydaşı olmak farklı bir şeydir. Devlet sahibi olmak için önce “Vatandaşlık bilincine” ihtiyaç vardır.

    Bir tek vatandaşımız, bu devletin, kayıtsız şartsız teslim olduğumuz, silahlarını teslim etmek üzere müttefikleriyle beraber mütarekeler imzaladığı bir dönemde Mustafa Kemal Atatürk: “TÜRK MİLLETİ DEVLETSİZ YAŞAYAMAZ, BAĞIMSIZ OLMADAN ÖLMEK DAHA İYİDİR” diye yola çıktı. Neye güveniyordu? Türk Milletine ve Türk Tarihine güveniyordu.

    Şimdi! Lafı bunlar bir konferans konusudur belki. Ama günümüzde bir şey var. Bu toplantı gibi bir araya gelmek, yüz yüze konuşmak, günümüzün en büyük değeridir.

    Şimdi çocuklar toplanıyorlar, ellerinde telefonlarla. Birbirinin yüzüne bakmıyorlar. Yaşlılar toplanıyorlar, emekli olmuş kahvede… Her biri elinde cep telefonu oraya bakıyorlar ve bütün beyin enerjilerimizi bir noktadan kontrol edecek sistem oluşturuluyor. Buna karşı bizim direnebilmemiz, on beş bin yıllık değerlerimizi savunabilmemizin yolu buna benzer toplantılarla yan yana gelmektir. El sıkışmak… Vesileler yaratıp, ortak piknikler yapmak ama bütün bunları örgütlü bir biçimde yapmak lazımdır.

    Ben başlangıçta şunu söylemiştim: Türklerin bir tane devleti vardır, “TÜRK KURLTAY DEVLETİ.” O devlet on beş bin yıldan beri yaşıyor. Yaşamaya devam ediyor. Bu devletin vatandaşı olmaya hemen hemen hiçbir millet yoktur. 500 yıl Çinlileri idare etmiş, Çin Devletinin temelinde Türk Kurultay Devletinin kuruluş zekâsı, kuruluş anlayışı ve inancı vardır.

    Rus devletinde, Sovyetler öncesi çarlık dönemi öncesi 350 yıl bizim Tatar-Hazar İmparatorluğunun kalıntıları yönetmişlerdir. Avrupa’daki Türk Devletlerinin izlerine yazışmalarda, yazıtlar olarak ortaya çıkmaktadır.

    Yalnız, böyle bir devletin elbette düşmanları da çok olur. Tuğrul Bey zamanından önce bütün İslam ülkelerinde İslam Medeniyetini kuran beyinler Türk Devletinin vatandaşları olduğu halde, Maneviyen bağlı oldukları halde “Mevâlî” diye küçümsenmiştir. Ebu Hanife’den, Maturidi’ye kadar... Bütün bunları daha sonra batılılar küçümsemeye çalışmışlardır, “ Barbar!” ilan etmişlerdir. Ama insanlık tarihinin temel direği Türk Kurultay Devletidir.

    Bu anlayış, Ankara’mızda çok canlı bir şekilde yaşamaktadır. Ankara’mız, Türkiye Büyük Millet Meclisine ev sahipliği yaparak binlerce yıllık devletin sonsuza kadar yaşayacağının garantisini vermiştir.

    Şimdi, “iyi olacak hastanın ayağına doktor gelir” derler. Ben, geçen on beş gün önce bir opera besteletmiştim. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kuruluş oturumlarını canlandıran, içinde Atatürk, İsmet Paşa, Fevzi Paşa… Birinci Mecliste yer alanların hepsinin rol aldığı yüz kişilik bir opera. Bu meclis için onu besteletmiştik.

    Şimdi yüzüncü yılı geliyor, yüzüncü yılda bu operanın Ankara’da icra edilmesini bir dosya ile Büyükşehir Belediyemize sunduk. Türkiye’nin en büyük Opera Bestecisi Çetin Bey biraz önce telefon etti, eski Opera Genel Müdürü, Genel Müdür Yardımcısı birlikte ziyaret ettik Kültür Müdürünü. Şu anda Ankara Belediyesinde aktif görev yapan Gölbaşı’lı hemşerim dahil bu konuyla ilgilenmesini rica edecem.

    Zamanın uzun olduğunu biliyorum. Hepinizi, hürmetle, muhabbetle selamlıyorum."

     

    EMEKLİ ALBAY H. OĞUZHAN AKOVA’NIN (MIZIKA ÇALAR)  KONUŞMASI:

    “Efendim iyi günler, sayın başkan, değerli katılımcılar! Bu etkinliğe ilk kez geliyorum. İsmim Oğuzhan Akova! Emekli bir Türk Silahlı Kuvvetler mensubuyum, emekli bir askerim. Burada olmaktan çok mutluyum. Çok değerli fikirleri ve düşüncesiyle… Açıkçası çok heyecan duydum. Ayrıca, Ankara Cumhuriyetimizin başkenti! Ve “cumhuriyetimizin özü kültürdür” anlayışından yola çıkarak,  kültür ve sanatı günlük hayatımızda daha aktif şekle sokmaktan yanayım. Yurtdışı görevlerim oldu. En etkili iletim aracı müzik! Gelişmek istiyorsak, müzik konusuna önem çekmeliyiz. Sayın Meclis Başkanımız Hasan Korkmazcan buna dikkat çekti.

    Buna bir vatandaş olarak eklemem şöyle olabilir, haddimi aşmayarak; tabi ki büyükşehir belediyemizin katkıları bu anlamda çok önemlidir. Ama bizler vatandaş olarak, Ankaralılar olarak sahiplenmemiz gerektiğine inanıyorum. Sadece söylemek istediğim bu. Bir şeyi yaşam biçimine dönüştürmeden koruyamıyoruz. Burda cümlemi bitiriyorum. Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarını anabilmek amacıyla, bize Cumhuriyeti emanet edenlere ithaf olmak üzere olabildiğince, “ÇALIN DAVULLARI”  türküsünü çalmak istiyorum. Bu aslında bir Halk Müziği ama ben bir batı tarzında bir alet ile çalacağım için tabiiki bazı konularda aynı nüansı vermeyebilir. Ama onları anmış oluruz. Ağız mızıkası ile güzel bir müzik ziyafeti çekti.

     MİLLİ MUTABAKAT HAREKETİ PLATFORMU GENEL SEKRETERİ HÜSNÜ EKİZCELİ’NİN KONUŞMASI:

    “Sayın bakanım, sayın milletvekillerim, sayın valilerim, bugünkü konuşmamızın ana konusu “Devlet yönetiminde idarecinin rolü” Bu kadar tecrübeli insanların arasında devleti veya idareciyi tarif edecek değilim.

    Devlet aynı zamanda idare demektir.

    İdare, idarecileri vasıtasıyla yönetilmektedir. İdareciler aslında bir satranç oyuncusu gibidir. Nereye ne zaman hangi elemanı koyacağını bilirler. Bilmeleri de gerekiyor. Çünkü devletin hizmetleri asli ve sürekli hizmetlerdir. Bunun içinde hangi memurun yeteneklerine bağlı olarak nerede görevlendireceğini bilmelidir.

    Ben rahmetli vali Recep Yazıcıoğlu ile çalıştım. Onun söylediği bir söz vardı, derdi ki: “Bürokrasi ve tükenmişlik hastalığı, bürokratların hastalığıdır. Kendisini nasıl ortaya çıkarır? Şöyle ortaya çıkar! Bugün git, yarın gel! Veya durumdan vazife çıkararak… Yani bunu da çok güzel bir örnekle açıklamıştı. “İbrikçibaşılığı” tabirini kullanmıştı. Peki bunun çaresi yok mu? Var elbette… Nasıl? “Yaptığı işten zevk alan ve faydalı olmaktan zevk alan insanlar vasıtasıyla bu hastalıktan tedavi edilebilir.”

    Özellikle, “Demokratik Sistemden”, “Cumhurbaşkanlığı Yönetim Sistemine” geçtikten sonra sayın valilerim çok iyi bilir, benden önceki konuşmacılar çok güzel izah ettiler. Dikkat edilirse son zamanlarda bakanlarımız dahil olmak üzere, “Cumhurbaşkanımızın talimatlarıyla, Cumhurbaşkanımızın direktifleriyle” konuşma başlıyor. Ve idareci bu sistemde arkasında “devlet gücü”nü görmediği zaman imza atmaktan korkan, inisiyatif kullanma becerisini gösteremeyen idarecilerle dolup taşmaya başladı. Çünkü, “Eğer ben bunu yaparsam… veya ben bunu yapmazsam… Gelecek korkusu, makam mevkii düşüncesi dolayısıyla adeta iş yapmaktan ziyade, yapmamayı iyi idarecilik vasfıymış gibi görmeye başladılar.  Halbuki devlet diyor ki, “Benim paramı peşin olarak al ve benim vatandaşlarımla olan işlerimi yap diye diye…” maaşını da peşin ödüyor üstelik.

         Ben, bu kısa süre içerisinde, idarecilik yaptığım süre içerisinde şu iki konuya çok dikkat etmişimdir. İki tane memur vardır. Bir, “Memur mevzuatı çok iyi bilir ama vatandaşlarla diyaloğu iyi değildir, ben onları geride mutfak kısmında görevlendirdim. Bir memurda vardır, mevzuat bilgisi yeterli değildir ama vatandaşlarla diyaloğu iyidir, ben onları vitrine koydum.

    İnsanlarımızın şimdiye kadar en çok işlerinin düştüğü makamlar muhtarlık, karakol ve adliyeler olmuştur. Buralara işi düşen insanların pek çoğu memnun olarak ayrılmamışlardır.  O yüzden “Allah devletimize zeval vermesin” dediği de olmuştur, “Nerede bu devlet?” diyenlerde olmuştur.

    Teşekkür ediyorum, saygılar sunuyorum hepinize.”

    MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞI BAŞMÜFETTİŞİ CEVDET SEZGİN’İN KONUŞMASI:

    “Ben müfettiş, bürokrat olarak söz almak istiyorum!...” diyerek bir izleyici söz almak istedi, divan tarafından kendisine konuşma hakkı verildi. Bu çok demokratik bir uygulama oldu. İzleyici:

    “Sayın başkan, muhterem divan, değerli hazirun! Hepinize iyi akşamlar diliyorum. Buralara kadar geldiğiniz için teşekkür ediyorum. bu organizasyonu sağlayan Mehmet kardeşime teşekkürlerimi arz ediyorum.” diyerek konuşmasına başladı.

    “Değerli hazirun! Şimdi ben sayın bakanımdan “olur” alayımda önce, “Olur” almadan çalışmıyorum. Bazı hususları arz etmek isterim: bir, şimdi her iktidar, bundan evvel olduğu gibi, bürokrasiye bir saldırıya geçer… “… Oligarşik bürokrasi” gibi lafları söyler. Bürokrat, memurdur arkadaşlar, memurdur. 657 sayılı Devlet Memurları Kanununa göre atanır. Daha sonra kariyerler vardır. Memur, tek başına hareket etmez. Anayasa, kanun, kanun hükmünde kararname, uluslararası sözleşmeler, Yönetmelik, yönerge, sirküler böyle gider. Bunun dışına çıkarsa suç işler. Bununla ilgili memurların yargılanmasına ilişkin kanun var, birde 657 sayılı Devlet memurları Kanununun 125. Maddesindeki hükümler var...

    Bakın! İdare, çekip çevirme demektir, çekip çevirme, idare-i maslahat burdan geliyor.  İki, birde yönetmek var. Yönetmek, tavandan tabana doğru... Bu da doğru değil. Ama çağdaş devlet yönetiminde daha evvel bizim geleneklerimizde, kültürümüzde yer alan “yönetici” diye bir kavram çıktı.  Yönetici. Yani, karşılıklı iletişim. Biraz önce değerli büyüğümüz Hasan Korkmazcan bahsetti, “İlk Türk Kurultayı!” kurultayda ne var? Derece var, onu dinleyenler var. Karşılıklı istişare var. İşte tahlilli fikir buralardan çıkar; ben idare-i maslahat yapan arkadaşlara da buradan söylüyorum.”

    21.DÖNEM MHP AFYONKARAHİSAR MİLLETVEKİKİ MÜJDAT KAYAYERLİ’NİN KONUŞMASI:

    “Sayın divan, çok değerli misafirler, hepimize sevgiler, saygılar sunuyorum. Gerçekten çok güzel konuşmalar var. Fakat bu konuşmalarımızı gerçekle uyup-uymadığını, yaşadığımız olaylarla görmemiz mümkün. Ben mesela şu anda bu gün, Ankara Türk Ocağının ve Gaziler Derneğinin birlikte düzenlediği bir etkinlik için Kültür Bakanlığından izin almaya gittim bakanlığa. Bakan yardımcısı ile görüşmek istedim. İkisi, üçü yoktu, biri de toplantı halindeydi ve görüşemeden çıktım. Kararı sizlere bırakıyorum.

    Şimdi devlet, ideal olan insanlar, ahlakı olan insanlar tarafından yönetilmelidir. Bir kere, yönetim: ihtiyaçları karşılamak, birlikte yaşamak, işbirliği ve iş bölümünü düzenleyen bir olgudur.

    Bir arkadaşımız, depremden bahsetti, banlara başsağlığı diliyoruz. Ben kendim Afyonluyum; Elazığ’da Afyon, Afyon da Elazığ! Bütün iller, kendi büyüdüğümüz, yaşadığımız yer olarak algılanmalı. Ama toplumda çok fazla sirkülasyonlar olmaktadır. Sorular soruluyor, bu yanlış bir şey. Bu bakımdan, hemen şuna değinmek istiyorum:

    “Arkadaşlar, eğer biz toplum olarak, devlet olarak, seçtiğiniz insanlar olarak, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Anayasasının 43’ncü, 45. Maddelerine bakıp ovalarımız milli hazinelerimiz deyip, ovalara ev yapmasaydık bu kadar fazla bela ile karşılaşmazdık. Sivrice’deki tepe, dağlar hepsi duruyor ama ovalardaki köylerimizin hepsi yıkılmış. Buna dikkat çekmek istedim. Bu bakımdan da ilgilileri uyarıyorum.  Tabi ki devletin kurduğu kuruluşlar vardır ama başında liyakatli insanlar istiyoruz. Bu toplum olarak bizim hakkımız.

    Şimdi konuşmacı bir arkadaşımız, abimiz, işte devletlerin şirketlerden ibaret olduğundan bahsetti. Bende diyorum ki ya bütün ülkelerde bazen siyasi partilerde bir şirket gibi yönetiliyor. Bu böyle olmaz. Bu bakımdan bizim yönetim anlayışımızı da değiştirmemiz lazım.

    Bu bakımdan ben şu soruyu soruyorum,  “İnsanların siyasal eylemlerini, siyasi kalıp ve düşüncelerini, ideolojilerini değerler mi, yoksa ekonomik ihtiyaçlar mı belirler?” Değerler belirlemeli.  Ve bu konuda herkes bir az önce arkadaşımızın belirttiği gibi “hukukun üstünlüğüne inanacak, eşit davranacak, adaletli olacak vekut sahibi olacak.

    Biraz önce çok güzel söyledik. “Töre!” Orhun Abidelerinde töreyi uygulamaya ili yönetmeye karzlar belirler ve bilgi ve bilgelikle eş anlamlıydı. Yusuf Has Hacip derdi ki: “İnsan akıl ile yükselir, bilgi ile büyür; akıl ve bilgi ile itibar görür.”

    Ama şimdi bunu göremiyoruz ki!  Akıllılar, bilgililer itibar görüyorsa toplumda  işte o zaman bu toplum güçlü demektir, bu devlet güçlenmiş demektir.

    Ben bu duygu ve düşüncelerle, aslında daha çok şey söyleyecektim ama hepimizin bildiği gibi son söz olarak ta şunu söyleyeyim ve cümlemi bitireyim. Kınalızade “Hikmet, iffet, cesaret olursa ahlaklı devlet olur” diyor.  Bundan örnek almamız lazım. Kadıyı satın aldığın gün adalet ölür, adalet öldüğünde devlet de ölür. Adaletin aslında 3 görevi var. Eşitliği sağlamak, haklıya hakkını vermek, suçluyu da cezalandırmak; diyor hepinize sevgi ve saygılarımı sunuyorum.

    Yalnız bir devlet adamında, şu cümleyi de söylemeden geçemeyeceğim: “Bir yetiştirdiğiniz büyükelçiyi o zamanki faşist ve hepinizin tanıdığı Stalin Çağırıyor, Büyükelçimizi. Büyükelçimiz Stalin’e, gidiyor. Stalin Büyükelçimize: “Hoş geldin!” diyor. Hemen ardından da diyor ki:

    “Boğazların anahtarlarını getirdin mi?” Büyükelçimiz diyor ki Stalin’e: “Getirecektim ama Mustafa Kemal Paşa anahtarları aldı!...”

    Devleti temsil etmek budur arkadaşlar!”

    Toplantı aile fotoğrafı çektirerek sona eriyor.



  •  

Google+ WhatsApp

Bu Yazı ve Haberle ilgili yorumunuz...